DOSTLUĞUN ÖNEMİ

 

Şu güvensizlik ve endişeler dünyasında her insan ve her millet için dostluk ekmek su gibi hayati bir ihtiyaçtır. Bu yüzdendir ki, dostluğu kendi vatandaşları arasında yerleştirmeyi, devletler ve milletler arası dostluklar kurmayı her devlet bir milli ülkü, politik gaye haline getirmiştir.

Bir memlekette dostluk yaşıyorsa orada emniyet, itimat, disiplin ve ahenk de vardır. Dost, ruhumuzun bütün açıklığı ile, huzuruna olduğumuz gibi çıkabileceğimiz, karşısında güvensizlik dolayısıyle tedbire ihtiyaç duymadığımız bir insandır. Kısaca o, sanki ikinci şahsiyetimiz, varlığımızdır. Dosttan mahrum olmak, çölde yapayalnız kalmak demektir. Yalnızlık çölü öyle fecidir ki, insan orada bir serap bile göremez.

Allah (c.c.) yarattığı akıl, irade ve hakimiyet nime-tiyle donattığı insana önce kendisi dost olmuş sonra da birbirlerine dost olmalarını öğütlemiştir.

Bir insanın gerçek dost olabilmesi veya bir yerde hakiki dostluğun kurulabilmesi için gerekli vasıflan şöyle sıralayabiliriz:

·       Sevgi,

·       İtimat, güven,

·       Doğruluk, dürüstlük,

·       Herkesin iyliğini istemek,

·       Müsamaha, hoşgörmek, affetmek.

·       Feragat-bazı istek ve eşyadan hemcinsi lehine vazgeçimek.

·       Sabırlı olmak.

·       Diğerbinlik (Diğergamlık), her yerde, her işte kendinden

·       başkalarının da varlığını düşünmek, unutmamak,

·       Ayıp örtmek, kusur gizlemek.

İnsan olarak birbirini sevmeyenler, doğru ve dürüst olmayanlar, yalnız kendim düşünenler, ne dost olabilir, ne de dost bulabilirler. Müsamahası olmayan, İslah ve düzeltme yerine şikayetle meşgul olanlar, affetmesini bilmeyenler, ayıp ve kusur teşhirine meraklı olanlar ne kendi yakınları arasında ne de başkalarıyla dostluk kuramazlar. Allah (c.c.) bütün insanlara sevgisini lütfetmiş ama onlardan bir kısmı nefret, nankörlük ve inkârla karşılık vermişler. Düşmanlıkta birleşmiş onu yaymaya koyulmuşlar. Allah'da onlara düşman; kendisini seven, inanan ve dostluğu bayrak edinenlere de dost olduğunu ilan etmiştir. Böylece Allah müminlerin dostu olmuştur. İnkarcılara gelince onların dostu yoktur. Müminler de birbirlerini dost edinmekle vazifelidirler.

Müslüman, müslümanın dostudur. Müslümanın ana-babası, bacısı, kardeşi, eşi, çocukları birinci derecede dostlarıdır. Önce bunları sevmek, bunlara güvenmek, bunların iyiliğini istemek zorundadır.

Bu arada, bir arada yaşadığımız insanların da iyiliğini istemek mecburiyetindeyiz. İnsanların hürriyet havasını bulandırmak, onları sanki sadece bize tabi, bize uy-duymuş gibi görmek dostluğa engel başlıca ahlâki kusurlardır. Günah üzerine birleşenler, ciddi ve devamlı dostluk kuramaz ve gerçek dost olamazlar. Çünkü dostluk, gıdasını faziletten, iyilikten ve güzel ahlâktan alır. Kin ve düşmanlıkların birleştirdiği, bu sebepten dolayı dost olanların neticesi birbirine düşman olmaktır. Allah; inkâr, günah ve isyanda birleşen toplulukları aralarında dostluğu kaldırmak ve düşmanlığı yerleştirmekle cezalandırır.

Bakınız şu dünyanın ve memleketimizin haline, Elhamdülillah herşey var. Ama bir şey yok:

SEVGİ ve DOSTLUK

Günah ve isyanda birleşmek cemiyette ihtirası hakim kılar. İhtirasın hakim olduğu yerde aç gözlülük vardır, tatminsizlik vardır, egoistlik vardır. Herşeyde kendisini düşünür, kendi haklarını korur, başkasını hiç düşünmez.

Bir dost hayal ediyor ve onun nasıl olmasını istiyorsak, bunun örneğini önce kendimiz vermeliyiz. Birbirimize karşı sabırlı, tahammüllü, hoşgürülü olmalıyız.

Bir kaç parça eşya, bir kaç kuruş pahasına dostluk lar bozulmamak. Ana-baba, evlat-kardeş feda edilmemelidir. Maddi kayıp ve zarar pahasına da olsa dostluğu devam ettirenler herşeyin sahibi Yüce Allah'ın dostluğunu kazanmış olurlar.

Dostluğumuzu bilhassa şu mübarek günlerde Allah'a itaat, ibadet ve iyilikte birleşerek pekiştirelim. Çünkü Âhiret'e intikal edecek, orada fayda verecek dostluk bu dostluktur.

Selâm dostlara...

DOSTLUĞUN DEVAMININ ÖNEMİ

"Eğer sizler, benim gerçek dostlarım olsaydınız, benim size verdiğim sıkıntıya sabreder, bırakıp kaçmazdınız."

Konumuzu işte bu söz teşkil ediyor. Son asrın âlimlerinden Allah rahmet eylesin Mevlâna Şibli Hazretleri hastahaneye yatırılır. Bütün tanıdık ve ahbap, bölük bölük ziyarete gelmeye başlar. Bunlar arasından, dostluklarındaki samimiyeti anlata anlata bitiremeyen, kendisi için her sıkıntıya katlanabileceklerini iddia eden gurubu denemek ister. Gene ziyarete geldikleri bir gün, daha önce tedârik ettiği küçük küçük taşlan çevresine oturmuş olan bu dostlarının üstlerine atmaya, onları taşlamaya başlar.

Bu davranışı bir hakaret sayan dostlar protesto mahiyetinde kalkıp giderlerken, "kendisini Allah için ziyarete gelen bizleri taşlaması ona yakışır şey midir, herhalde bu zat bunamıştır." diye konuşurlar. Ertesi gün Mevlâna Şibli onları hususi olarak davet eder, rica minnet ve lütfen gelirler. Kızgın yüzler ve dargın tavırlarla çevresine otururlar. Ve Şibli, konunun özeti olarak başa aldığımız sözü onlara söyler. "Eğer siz benim gerçek dostlarım olsaydınız, benden gördüğünüz ters harekete, verdiğim sıkıntıya katlanır, hemen bırakıp kaçmazdınız."

Geçenlerde görgü, tefekkür, anlayış, kabiliyet ve seviyesi yüksek bir seçkinler gurubu arasında oturdum. Onlar memleket şümul dertler içinde en çok şundan müteessir oluyor, şikayet ediyorlardı. Sevgiyi unuttuk, birbirimizi sevmez ve sevemez olduk. İnsanları birbirine bağlayan iki duygu var:

Menfaat hissi, İman duygusu.

Menfaat birliği, maddi bakımdan herkesi tatmin etme işi sağlamış olsa bile bu yol, insanları ideal düzeyde birbirine bağlayamaz. Büyük rekabet, korkunç, vahşi çatışmaları önleyemez. Ancak iman duygusu, ideal seviyede insanları birbirine bağlar, rekabeti birlikte kalkınma yansına, düşmanlığı da dostluğa çevirir.

Bütün mesele insanın yaratılışının hikmet ve sırrına ermesindedir. İslam kelimesine gönül vermiş her mutlu kişi, önce bu görünen hayatın faniliğine iman eden asıl ve gönlümüzce hayatın ölüm dediğimiz manevi göç ile başlayacağına inanan kişidir. Dünya mihnetler, çileler, sıkıntılar alemidir. Kuvvetli bir irade ile çalışmak mücadele etmek suretiyle Allah'ın gösterdiği istikamette hareket ve nefsin hoşuna gitmeyen şeylere karşı sabırlı tahammüllü olmak müslümanın hayat felsefesidir. Yaratılışın hikmeti,

sırn budur. İnsanın en büyük derdi, çilesi her ferdin düşünce, karakter ve mizaç bakımından birbirinden farklı yaratılmış olmasıdır. Her insanın bir çok yönlerden diğerine ters düşmesi fıtri ve hılki bir zarurettir. Kur'an'ın ilgili ayetlerini görelim:

" Biz Adem ile Havva'ya ĞAnların şahsında gelecek nesillere hitaben dedik ki, haydi ininiz yeryüzüne, bazınız bazınıza düşman olarak."

"Bir çok bakımlardan bazınızı bazınıza iptilâ, sıkıntı ve dert olarak yarattık. Bu bir imtihandır. Bu imtihanı kazanmak için sabır ve tahammül göstermek gerekiyor. Birbirinize karşı sabrader misiniz; kazanmak istiyorsanız sabır ve tahammül etmelisiniz."

Bu alandaki sabır ve tahammülün karşılığı maddi değil manevidir. Dünya kazancı değil, ahiret kazancıdır. Birbirimize sabretmek, tahammül göstermek, hoş görmek; korkaklık, ahmaklık değil akıllılık, ince bir zeka eseri, hayat bilgisi, insan sevgisi, iman ve Allah'ın buyruğuna teslimiyet eseridir. Asnmızdaki çatışmalara bakınız. Hepsi menfaat çalışmasıdır, maddi anlaşmazlıktır. Yani feragat ve fedakârlığın daha kolay ve mümkün olduğu davalardır. Bu yolda iradeyle yapılacak her sabır ve hoşgörü hasretini çektiğimiz sevgi ve kaynaşmayı aynı zamanda ebedi saadeti bize kazandıracaktır. Peygamberimizin gerçek müslümanlığı sorana verdiği cevabı bilirsiniz:

·       Sana kabalık edene yumuşak davranmak,

·       Seni unutanı senin araman,

·       Seni mahrum edene senin ikram etmendir.

Bir fazilet yansına girmişiz. Sulhu isteyenlerle kargaşalığı isteyenler. Biz insanlığın hayranı isteyen birlik ve beraberliğini, dostluk ve islamiyetin insanlar arasında yayılmasına hizmet eden kişiler olarak profesyoneliz. Buna rağmen durmadan karşı taraftan gol yiyoruz. Yarışı onlar kazanıyorlar. Futbolda yenilen takımlardan birinin teknik direktörü şöyle bir lâf söylemiş: "Bir profesyonel, ceza sahasına girdiği zaman öleceğini bilse de onu göze alıp golü atmalıdır." Bir oyun için gerekli olan bu söz çok düşündürücüdür. Gerçek hayatta dostluk ve fazilet kazanmalıdır.

HZ. PEYGAMBER’DE HOŞGÖRÜ VE

DİĞER DİN MENSUPLARIYLA İLİŞKİLER

“Ey insanlar, size kendi cinsinizden öyle bir Peygamber geldi ki, sizin zahmete uğramanız O’na ağır gelir. Kalbi üstünüzde titrer, mü’minlere şefkat ve merhametlidir.“

(Et-Tevbe Suresi 128)

Hz. Muhammed (s.a.v.) yalnız bir kabile veya millet için değil, bütün insanlık için kalbi sızlayan bir insandır.

Küfür, inkar ve isyanda direnenler için o derece üzülmüş, içi sızlamıştır ki, sonunda Cenab-ı Hak“Onlar için kendini bu derece perişan etme, değmez.”buyurmuştur.

O insanlığın yüklendiği ağır yükün ızdırabını duyar, onların üzerine yüreği titrerdi. Onun için; “Kolaylaştırınız zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz nefret ettirmeyiniz” buyurmuştu. Kendisi de, kolaylığı, kolaylaştırmayı, müjdelemeyi, sevdirmeyi düstur edinmişti. Bu bize de düstur olmalıdır.

Kolaylaştırın, kolay yanını bulup gösterin; zorlaştırmayın. Müjdeleyin, sevindirin, sevdirin, soğutmayın, ürkütmeyin.

O, insanı günah üzerinde iken korkutur, bunu bir dosta, içinde bulunduğu tehlikeyi haber veren insanın şefkat, endişe ve samimi bir telaş ifade eden sözlerini kullanarak yapar,. Böylece gerçek bir korku içine düşürdüğü günahkara hemen çıkış yolunu gösterip, ilahi musamahayı (hoşgörüyü), ilahi şefkat ve merhameti hatırlayıp paniğe kapılmasını ye’se düşmesini önlerdi.

İnsan öyle yaratılmış ki, her beyin başlı başına bir alem... Bu insanları ana konularda bir düşüncede tutmak mümkün yine, o da çoğunluk itibariyle. Ama ameli ve tatbiki konularda ise ayrı düşünmeyi frenlemek mümkün değil.

İşin ister ana yapısında, ister detayında olalım daima diri tutacağımız metod, musamaha (hoşgörü) metodudur. Karşı görüşe tahammül ruhudur.

Hoşgörü Kavramı

Hoşgörü sözcüğü, Farsça bir sıfat olan güzel, iyi, tatlı, duygu okşayan, zevk veren, ilgi uyandıran, beğenilen ve latif anlamındaki hoş/huş sözcüğü ile Türkçe bir fiil olan görmekten görü sözcüğünün bir araya getirilmesiyle oluşan bileşik bir kelimedir.

Hoşgörü kelimesine batı dillerinde Toleranz sözcüğü ile karşılık verilirken, bu kavram Arapça’da hoşgörülük, müsamaha, tolerans ve esneklik anlamındaki tesamuh kelimesiyle karşılanmaktadır.

Eş anlamlısı müsamaha ve tolerans olarak verilen hoşgörü sözcüğü; her şeyi anlayışla karşılayarak, mümkün olduğu kadar hoş görme hali olup, kendi düşünce ve inançlarına karşıt düşünce ve inançları olabildiği kadar hoş görme durumudur.

Kur’an’da afv, lin, hilm, silm, sulh, ihsan ve sabır gibi hoşgörünün anlam yüküne yakın kavramlar olmakla birlikte bu kavramı en iyi karşılayan kavram safh selimesidir. Değişik kavramlarda safh kavramına hoşgörü anlamının verildiği görülmektedir.

Bir meselenin halledilmesiyle ilgili olarak ayrı ayrı düşünmek ve bunu dile getirmek, kabule sunmak bir hak olmakla beraber, sosyal cepheden de lüzumludur. “Barika-i hakikat müsademe-i efkardan doğar” Ayrı ayrı düşünenler kamuoyu platformuna getirilecek karşı karşıya konacak daha az fre veren daha çok kar getireni kabule şayan görülecektir.

İhtiraslarına esir olmuşları istisna ediyoruz. Akıl ve iz’an sahipleri hoşgörüye sarılmalıdırlar.

Güzel ahlak denildiğinde, ilk akla gelen hoşgörüdür.

Yunus’un; “Yaratılanı hoş görürüz, yaratandan ötürü” deyişinde hoşgörü, başta insanlar, bütün yaratıklara gösterilmesi gereken geniş ve yüksek bir hoş görme anlayışıdır.

Hoşgörü, pasif anlamı ile başkalarına katlanmak; aktif anlamıyla başkaları ile kaynaşmaktır.

Başkalarına katlanmak anlamındaki pasif anlamıyla hoşgörü, insan hayatının olmazsa olmaz şartıdır.

Aynı dünyada yaşayan insanlar birbirlerine katlanmak zorundadır. Ana-baba çocuğuna; çocuklar anna-babalarına; kardeş-kardeşine; komşu-komşuya” katlanmak durumundadır.

Hele küçülen dünyamızda olduğu gibi farklı kültür grupları bir arada yaşıyorsa, bu katlanma daha da büyük fedakarlıklar gerektirir.

Hoşgörü; farklı dinlere, farklı mezheplere veya farklı siyasi görüşlere mesup insanların, birbirlerini hoş görmesi, birbirlerine anlayış göstermesidir. Bunun temelinde; “İstediğim bir dine, bir mezhebe veya bir siyasi görüşe mensup olmak benim ne kadar hakkım ise, benden başkasının da istediği bir dine ve mezhebe veya siyasi görüşe mensup olmak o kadar hakkıdır.”

“Dinime, mezhebime ve siyasi görüşüme karışılmasından ben ne kadar hoşlanmazsam, diğeri de o kadar hoşlanmaz.”

Bir kimse hangi ülkenin vatandaşı olacaktır; hangi ülkenin hangi şehrinde hangi evde oturacaktır; hangi marka arabayı alıp kullanacaktır...? Bütün bunlar nasıl ondan başka kimseyi ilgilendirmiyorsa; hangi dini, hangi mezhebi ve hangi siyasi görüşü seçip benimseyecektir...?

Öyle olunca, başkasının kanaatlerini hoş görmek kişinin kendi evinde oturmasını hoş görmek kadar temel bir ahlaki davranıştır.

Dindarları bu konuda çoğu zaman yanıltan; Hak bildikleri kendi dinlerinden, başkalarının da yararlanmasını sağlamak olan “tebliğ ve irşad” (misyonerlik) arzu ve gayretidir.

Bir emr-i bil-ma’ruf hareketi olan irşad, insanın hak ve doğru bildiğini başkasına da duyurması; bulduğuna inandığı mutluluğa başkasını da ortak etmek istemesi ahlaken de güzel bir davranıştır.

Ancak, dindarların unutmamaları gereken temel prensip, bunun zorla ve baskıyla olmayacağıdır. Zira, bir din ve dini bir davranış; hür bir irade ile ve gönülden benimseyerek yapılıyorsa, onun, dini bir değeri olur.

Hoşgörü en çok dini konularda söz konusudur.

Hemen söyleyelim ki, bütün semavi/ilahi dinler, bu manada hoşgörüyü öğretmiştir. En son örmek bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed’tir. Bütün insanlığa hoşgörünün en güzel örneklerini vermiştir.

Peygamberimiz doğumunun 1433. yıldönümünde bu konuda şu sureyi hatırlayalım. Bu sureyi içimize sindirmeliyiz, İslami hareketlerde ana ilkemiz olmalıdır.

“Ey Allah ve Ahireti inkar edenler! Ümidinizi kesin, sizin tapmakta olduklarınıza ben asla tapmam. Sizler de benim ibadet ettiğime tapıcılardan değilsiniz. Tercih hakkınızı kullanıyorsunuz. Ne ben sizin taptıklarınıza taparım, ne siz benim ibadet ettiğime yanaşırsınız. İyisi mi sizin dininiz size ait olsun, benim dinim de bana...”

Bu ilke başka bir dinde yoktur. Hiçbir dünyevi doktrinde görülmemiştir. İslamiyetin evrensel din oluşunun, vefat eden Hz. Muhammed (s.a.v.)’in yaşayan mucizesidir.

İslamiyet kabul edilsin, edilmesin dünya dinidir. Dünya, dinin bu ilkesine riayet etmediği için dehşet ve katliama mahkumdur.

İslami heyecan ve hareketlere malzeme olmak isteyen gençler ve yaşlılar.! Görevimiz İslamı yaşatmak değil, yaşamaktır. Hedefimiz küfrü imha değildir. Çünkü bu kadere aykırıdır. Yaşayacağımız İslam’da örneğimiz Peygamber Efendimizdir.

“(Ey muhammed) Allah’ın rahmetinden dolayı Sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onlara mağfiret dile, iş hakkında onlara danış; fakat karar verdin mi Allah’a güven. Doğrusu Allah, güvenenleri sever” 3/159

Şüphe yok ki, peygamber elçi olarak getirdiği dinin, birinci elden uygulayıcısıdır. Din, Peygamberin uygulamaları olmadan tam olarak anlaşılmaz. Peygamberimizin tüm hayatı boyunca davranışlarını yönlendiren düşünce de “hoşgörü” olmuştur.

Hz. Enes (r.a.); “Rasulullah’a on yıl hizmet ettim. Allah’a yemin ederim ki, bana katiyyen bir defa bile “uf” demedi. Yaptığım herhangi bir iş için bana bunu niçin böyle yaptın, şöyle yapsaydın ya! dememiştir. “ (Müslim Fezail, 51)

Süheyl adlı bir esir, Peygamberimize kötü sözler söyleyince Hz. Ömer: “Ya Rasulallah ! şu Süheyl’in dişlerini sökeyim de bir daha aleyhinizde bulunmasın, demesi üzerine Peygamber “Hayır, vallahi ona eziyet edemem. Sonra, ben Peygamber olduğum halde Allah da bana eziyet eder. Kim bilir belki beni bir gün sevindirir.” diye cevap verir, İbn-i Hacer el-İsabe, II, 93)

Hz. Muhammed (s.a.v.) Mekke’de risalet görevini ifa ederken karşılaştığı dirençten iyice bunalıp bir sığınak yeri bulmak amacıyla Taif’e gitmiştir. Ancak beklentisinin tam tersine Taifliler Hz. Peygamber’e çok kaba davranmışlar. Hatta ayak takımına ve çocuklarına taşlatarak Taif’ten çıkarmışlardır. Ayaklarını kan revan içinde bırakanlara beddua etmemiş, aksine dua etmiştir: “Allah’ım kavmimi hidayete erdir. Çünkü onlar bilmiyorlar.”

Yine Uhud Savaşında yüzünü yaralayıp, dişini kıranlara beddua etmeyip, dua etmesi O’nun ne kadar rahmet bir Peygamber olduğunu ve hoşgörünün sembolü bulunduğunu gösterir.

Mekke’yi fethedip, Mekke’ye girdikten sonra Hz. Peygamberin Mekkelilere karşı göstermiş olduğu hoşgörü O’nun müstesna Şahsiyetinin bir göstergesidir.

Hz. Peygamber, 7 yıl sonra büyük işkence ve eziyetlerle çıkarıldığı Mekke’ye girer. Herkes Kabe’de toplanmış, telaş ve endişe içinde beklemektedir. Hz. Peygamber öğle namazını kıldıktan sonra Mekkelilere hitaben kendisinden ne beklediklerini sorar. Hepsinin başları önüne eğik, utanç içindedirler, cevap veremezler.

Bunun üzerine Hz. Peygamber; “Bu gün size hiçbir sorumluluk yüklenmeyecek, hepiniz serbestsiniz, gidebilirsiniz.” buyurur.

Şu olay, hoşgörünün, toplumlar arası huzur ve güveni tesis etmedeki rolünü ortaya koymada ilginç bir örnek olarak kaydedilmeli ve altı çizilmelıdir..

Hz. Peygamber (s.a.v.) tatbikatında ayrı din ve inançtan olan insanların inanç ve ibadetlerine hoşgörü göstermiştir. Müslüman olmaları için onlara, baskı ve zorlama yapılmamıştır. Çünkü Kur’an: “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara Suresi, 256)

Hudeybiye anlaşmasında müşriklerin ileri sürdükleri, şartları anlayışla karşılamış, Hayber’in fethinde ganimet olarak ele geçirilen Tevrat nüshalarını sahiplerine vermiştir. Çıkarılan talimatnamelerde ve valilere gönderilen yazılarda hiçbir din ve inanç mensuplarının ibadet ve ayinlerine, mabetlerine, rahiplerine, hahamlarına dokunulmaması emredilmemiştir.

Asr-ı Saadetten itibaren; Emeviler, Abbasiler, Selçuklular döneminde olduğu gibi, Osmanlılar döneminde de Ehl-i Kitab’a alabildiğince hoşgörülü davranılmıştır.

“Başımızda Kardinal Külahı görmektense, Osmanlı Sarığı görmeyi yeğleriz.” diyen Hıristiyan halk türemiştir.

Halbuki bugün her zamankinden daha çok barışa, dostluğa, birliğe, hoşgörüye ihtiyacımız var.

İslam dini her zaman diyalogtan yana olmuştur ve olmaya devam edecektir. Çünkü İslam, yaratılış itibariyle bütün insanları eşit görmektedir. Peygamberimiz: “Bütün insanlar dünyada tarağın dişleri gibi eşittirler.”

Yeni dünya düzeninde, İslam’ın evrensel ve bütüncül mesajı semavi dinlerin mensuplarınca da kabul edilmelidir.

“Ey insanlar hep birden barışa girin, şeytana ayak uydurmayın, o sizin apaçık düşmanınızdır.” (Ankebut Suresi, 46)

Peygamberimizin Yahudi ve Hıristiyanlara karşı muamelesine baktığımızda: Onlara iyilik yapmaktan hiçbir zaman geri durmadığını görmekteyiz. Peygamberimiz Yahudilerden birinin hastalanan oğlunu ziyarete gitmiş, çocuğun hal ve hatırını sorduktan sonra onu müslümanlığa davet etmiş. Çocuk, babasının yüzüne bakmıştı. Yahudi oğluna: “Peygamber ne diyorsa Onu yap.” demiş, çocuk da müslüman olmuştu.

Yine bir gün Yahudilerden birinin cenazesi geçiyorken Peygamber Efendimiz ayağa kalkmıştı. Yanındakiler: “Ya Rasulallah bu bir Yahudi cenazesidir.” dediklerinde o da bir can değil miydi, buyurmuştur.

Necran’dan gelen Hıristiyan heyet Peygamberimiz tarafından kabul olunduğu zaman bunları misafir etmiş, hatta onların mescidde ayinlerini yapmalarına da müsaade etmiştir. Müslümanlar, buna itiraz ettikleri zaman Peygamber onları susturmuştur.

Diğer din mensuplarına karşı davranışlarımızın esasını Kur’an ve Peygamber Efendimizin sünneti teşkil etmektedir. Yine Kur’an-ı Kerim’de: “Allah sizinle, düşmanlık gösterdiğiniz kimseler arasında bir sevgi yaratması umulur. Allah kadirdir, Allah bağışlayandır, acıyandır. Allah din uğrunda sizinle savaşmayan, sizi yurdunuzdan çıkarmayan kimselere iyilik yapmanızı ve onlara karşı adil davranmanızı yasak kılmaz; doğrusu Allah adil olanları sever.” (Mümtehine Suresi, 7-8)

Peygamber Efendimiz; “Sizler hoşgörür olunuz ki, yeri ve zamanı gelince hoşgörülesiniz.” Hoşgörmek ve affetmek kadar büyük ve onurlu bir iş var mıdır?

Bedir Savaşından dönerken Peygamberimiz; “Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz.” buyurmuştu. Ya Rasulallah daha büyük ordu ile mi savaşacağız, dediklerinde, Hayır nefsimizle mücadele edeceğiz. Müslümanın anormal istekleriyle, zararlı duygularıyla, ihtiraslarıyla mücadelesi cihadın en büyüğüdür.

Doğrusu Allah kullarına karşı latiftir, tatlıdır, güzel bir davranış içindedir, müsamahakardır, yumuşaktır, hoşgörülüdür.

Kullarının da birbirlerine yumuşak, hoşgörülü, anlayışlı davranmalarını sever ve ister. Sözünde tatlı, işinde kolaylık gösterir, davranışta yumuşak; kırıcı değil gönül alıcı olmalarını ister. Sertlikle alınamayacak şeyleri, Allah kuluna yumuşaklıkla verir.

Hoşgörü, yaratanın yarattıklarına saygı göstermesini öğretir. Hoşgörü, ne kendi için başkalarını ne de başkaları için kendini harcamayı öğretir. Hoşgörü, cahillikten, menfaatçilikten, tutkulardan ve korkulardan arınmaya imkan verir. Çevreyi anlayıp kabul edebilecek kadar bilgili, menfaatlerin esiri olmayacak kadar kontrollü, alışkanlıkların tutsaklığına giremeyecek kadar dengeli ve korkmayacak kadar güvenli olmayı başartır.

Peygamberimizin 1433. yıl dönümünde hepinize hoşgörülü, saygılı ve sevgi dolu bir kutlu doğum haftası geçirmenizi diler. Bütün insanlığa hayırlara vesile olmasını niyaz ederim. Bu haftanın anısı olarak sevdiklerimizi birer gülle sevindirelim.