Bu makale 293 kez okundu.

 

İLMİ VE FIKHİ AÇIDAN

CİHAD VE

 

ALLAH’IN ORDULARI

İLMİ VE FIKHİ AÇIDAN CİHAD VE ALLAH’IN ORDULARI

Cihadın Farzları.

1. Salih bir niyet,

2. Halifenin izni,

3. Cihad için gerekli hazırlık,

4. Ebeveynin izni ve

5. Halifeye ve Komutana itaat.

Nusret-i İlahiye’ye nail olmanın temel esbabı:

1. Kuvvet (Allah’ın Orduları),

2. Mal (Maddi güç ve Para),

3. Tesdid (Talim, Hazırlık ve Cesaret),

4. Tesbit (Sebat, Devamlılık ve Maneviyat).

Kuvvet (Allah’ın Orduları:

1. Matar (Yağmur, Dolu ve Kar),

2. Bihar (Denizler),

3. Rih (Rüzgâr),

4. Sayha (Ses),

5. Hicaretun (Taşlar),

6. Tayr (Kuşlar),

7. Bit, Kurbağa, Çekirge ve Tufan,

8. Saika (Yıldırım ve Ölüm),

9. Melaike (Melekler).

Ferdi planda sürekli yaşamamız gereken esaslar:

1. Takva, 2. İhlas, 3. Sabır, 4.Namaz, 5. Azimli olmak ve 6. Her an ümitvar olmak.

Unutulmaması gereken iki önemli esas:

1. Esas: Vahye dayanan Şeriat

2. Esas: Fıtr-i Şeriat (Tabiat Kanunları).

Yazan: Ebu Muhammed

بسم الله الرَّحْمٰنِ الرّٙحِیم

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِینَ * وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلَى رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ*

Mukaddime

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla!

Allah’a hamd, O’nun Peygamberi Hz. Muhammed’e salat ve selam olsun!

Her şeyden önce bir Müslümanın iyi bilmesi, kafasına koyup hayatı boyunca hiç unutmaması gereken iki esas vardır:

1. Esas: Kur’ani ve islami kanunlar (Şeriat-ı Garra),

2. Esas: Tabiat kanunları (Şeriat-ı Fıtriyye).

Birincisinde işlenen hataları, dilerse Allah affeder. Fakat ikincisindekilerin affolunması Sünnetullah gereği söz konusu olamaz ki açlık, susuzluk, yerçekimi ve bunlara benzer tabii kanunlarda da böyle olduğu gibi.

Şayet Allah Teala hususi bir lütufta bulunarak özel bir muamelede bulunması elbette istisnai bir durum teşkil eder.

Öyleyse insan, indi fikir ve kanaatlara ve bazı telkin ve hamasi nutuklara kanarak, kendisini ve davasını asla tehlikeye atmamalıdır. Acizane kaleme aldığımız bu yazı serisini takip edip okuyan kardeşlerime tavsiyem odur ki hiçbir zaman ve mekânda bu ölçüyü göz ardı etmesinler. Bu böyle biline!

Yine her şeyden önce bir davanın hâkim olması veya mevcut ve hâkim bir davanın süreklilik kazanması ve İslam için mücadelemizde muvaffakiyet elde edilmesi, dört şeyimizle azami derecede fedakar olmamıza bağlıdır ve bunlar kısaca şunlardır:

1. Ter Damlası,

2. Gözyaşı Damlası,

3. Mürekkep Damlası ve

4. Kan Damlası.

İlim ehli ve irfan sahipleri muvaffakiyetin sırlarını ilmi eserlerinde detaylı olarak izah etmiş bulunmaktadırlar. Biz ise burada çok kısa izahatlarla yetineceğiz.

Ter damlası mübarektir; insana rahatlık ve huzur verir. Dökeni de huzura kavuşturur. Ancak tek şart gerektirir; o da yalnız Allah için akıtılmış ve dökülmüş olmasıdır. Allah kendi yolunda çalışıp terleyenleri hem bu dünyada hem de ahirette aziz eder. Peygamber Efendi’mizin “işçinin alnının teri kurumadan ücretini verin” emri terin ne kadar mübarek olduğunun açık ve net bir ifadesidir. Ter aynı zamanda bereketin de bir simgesidir. Helalinden kazanan, kazançlarına haram katmayanların „bu benim alnımın teridir„ sözleri hakikatin başka bir ifadesidir.

Gözyaşı damlası rahmet yağmuru gibi gönülleri yeşertir ve cehennem ateşini söndürür. Bu Yaşı dökmenin de şartı yalnız Allah için dökülmüş olmasıdır. İşledikleri günahlardan arınmak için seher vakitlerinde akıttıkları gözyaşı ile ruh ve bedenlerini tövbe suyu ile temizleyenlerin bulunduğu makama erişmek gerekirdi. Zaten gözyaşının gayesi de işte budur!

Mürekkep damlası ise daha da mübarektir. Çünkü şehid kanına müreccehtir. İslamın tebliğ edilmesi, anlaşılması, öğretilmesi ve bütün kitlelere ulaştırılması için en büyük araçtır. Öldükten sonra amel defterinin açık kalmasına yegâne vesiledir. Mürekkep damlaları olmasaydı, bugün elimizde bulunan ilmi eserler var olur muydu hiç! Şunu da hiç unutmayalım ki İslam medeniyetinin ve kültürünün temel taşları ilim ve irfan, temizlik ve ibadettir. Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de ilk emir „ oku! „ dur. İlk sırayı kalem ve öğrenmek almaktadır. İnandığımız ilahi mesajın özel isimlerinden birkaçı da şunlardır:

Kur’an (okumak), Kitap (yazmak) ve Kelam (konuşmak).

Kan damlası da mübarektir. Miske benzer. Genç nesillerin sulanmasına, yeni mücahidlerin ilahi boya ile boyanmasına, filizlenip hızla gelişip yeşermelerine sebep olur. İnsana can, kan, cesaret, şecaat ve heyecan verir. Bunun şartı da yine yalnız Allah için akıtılmasıdır.

Demek ki terini, gözyaşını, mürekkebini ve kanını Allah’ın rızasını kazanmak için akıtabilen kazanıyor. Buna bir noktada cihad ve şehitlik denebilir. İçinde yaşamakta olduğumuz şu dünyada inanan toplumun en çok ihtiyaç duyduğu şey de cihad ve şehitlik şuurunun kazandırılmasıdır.

Şehid olmanın ne manaya geldiğini bilenler, şehadete ermenin özlemi ile yaşarlar. Zafer bu hasreti çekenlerin hakkıdır. Fakat burada şu kısa ikazı yapmadan da geçmemek gerekir. İlerki satırlarda izah edileceği gibi, zaman, mekân ve şartlara bakmadan yapılacak cihad, ancak anarşi doğurur ve neticede ne şehid olunur ne de gazi, tersine pisi pisine giden Niyazi olunur.

CİHAD

Şimdi de kısaca cihadın ilmi ve fıkhi yönünü, soru ve cevaplarla irdeleyip, izaha çalışalım:

1. Cihadın Lügat Manası Nedir?

Lügat manası: Cehd veya cühd kökünden gelmektedir. Güç ve gayret sarf etmek, meşakkat, amelde mübalağa etmek ve zahmet çekmek, didinmek ve sıkı çalışmak manalarına gelir.

2. Cihadın Şer’i Istılahta Manası nedir?

Edebi manası: Allah Teala’nın dini için, can, mal, dil ve diğer vasıtalarla elden gelen güç ve gayreti sarf etmeye cihad denir. Bunun neticesinde meydana gelen ölüme de şehadet denir. Bu izahtan sonra şehidi tarif etmeye artık gerek kalmamaktadır. Çünkü arif olan anlar.

3- Cihadın Hükmü Nedir?

Cihadın hükmü kafir ve muhariplere karşı kıtal (savaştır) ki hükmü farz-ı kifayedir. Müslümanların bir kısmının bunu ifa ve eda etmesiyle, diğerlerinden sakıt olur (düşer). Allah Teala şöyle buyurmaktadır:

“Müminlerin tümünün öne fırlayıp cihada çıkmaları gerekmez. Öyleyse onlardan her bir topluluktan bir grup çıktığında, bir grup da dinde derin bir kavrayış edinmek (ilim öğrenmek) ve kavimleri kendilerine geri döndüğünde, onları uyarıp korkutmak için geride kalabilir. Umulur ki onlar da kaçınır ve sakınırlar.” (9. Tövbe, 122)

Bu ayetin muhtevasına göre ancak devlet başkanının tayin ettiği kişi ve kişilere cihad farz-ı ayn olur. Ayrıca bir beldeye düşman hücum eder, baskın yapacak olursa, o belde ahalisinin kadınlara varıncaya kadar hepsine cihad farz-ı ayn olur. Yani hepsinin müdafaa için hazırlanıp bilfiil savaşması gerekir. Hep beraber şu hadis-i şerifi hatırlayalım:

Seferberlik ilan edlir de cihada çağrılırsanız, hemen iştirak edin. (Müttefikun aleyh)

4- Cihadın Çeşitleri:

a) Kafir ve muhariplere karşı cihad (Kıtal):

Bu da kalb, dil, el ve mal ile olur. Zira Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Siz müşriklerle ellerinizle, canlarınızla ve mallarınızla cihad edin!”

(Ahmed b. Hanbel, Ebu Davud ve Nesei)

b) Fasıklara karşı cihad: Yani kötülük işleyenlere karşı savaşmak. Bu da yine kalb, dil ve el ile olur. Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

Ey İslam topluluğu, sizden biriniz İslam cemaati içinde şeriatın çirkin saydığı bir şey görür veya bir söz işitirse, gücü yeterse eliyle onu menetsin, çünkü bu vaciptir. Buna gücü yetmezse tahkir ve tevbih (aşağılama ve azarlama) etmek suretiyle mâni olsun. Zarar gelmesinden korkarak dil ile menetmeye de gücü yetmezse, gücü yettiğinde yapacağını kastederek kalbinden buğz etsin. Çünkü bu da vaciptir. Bu türdeki yalnız kalb ile yapılan nehiy ve inkâr, İslam ve imanın eser ve meyvalarının ziyadesiyle zayıf olduğunu gösterir.” (Camiussağır)

c) Şeytana karşı cihad: Bu da hasıl olan şeytani şüpheleri defetmek ve şeytanın şehvetlerle süslü gösterdiği her şeyi terk etmekle olur. Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır:

...ve aldatıcı (lar) da sizi Allah ile (O’nun adını ve dinini kullanarak) aldatmasın. Gerçek şu ki şeytan sizi apaçık düşmanınızdır, öyleyse siz de onu kendinize düşman belleyin.” (35. Fatır, 5.6)

d) Nefse karşı Cihad: Bu ise nefsi zorlayarak dini emirleri öğrenmek ve gereğini yerine getirip, amel etmek ve ayrıca o dini emirleri başkalarına öğretmekle olur. Böylece heva ve hevesten uzaklaşılmış ve nefsin hilelerine karşı mukavemet edilmiş olur. Nefisle cihad, cihad çeşitlerinin en büyüğüdür ve en zorudur. Hatta bu hususta Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

En büyük cihad, nefis ile yapılan cihaddır. „ (Beyhaki)

5. İslam’da Cihadın Hikmeti:

Bütün çeşitleri ile beraber cihadın bir kısım hikmetleri şunlardır:

Yalnız Allah (c.c.)’ye kulluk etmekle birlikte kulluk edilmesini temin etmek, düşmanı, kötüleri ve kötülükleri defetmek, canı ve malı korumak, hak ve hukuka riayet etmek, adaleti sağlamak ve muhafaza etmek, iyiliği ve fazileti yaymaktır. Allah (c.c.) bu konuda şöyle buyurmaktadır:

“Fitne kalmayıncaya ve dinin tamamı Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçecek olurlarsa, şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı görür.” (8. Enfal, 39)

6. Kısaca Cihadın Fazileti:

Allah yolunda cihad etmek ve bu yolda şehid düşmenin faziletini beyan eden pek çok Ayet ve Hadis-i Şerifler bulunmaktadır. Cihadın Allah’a yakın olmanın en büyük yolu ve ibadetlerin de en faziletlisi olduğunu beyan eden, birkaç Ayet ve Hadis meallerini burada zikretmek istiyorum:

“Hiç şüphesiz, Allah müminlerden- karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; (bu) Tevrat’da, İncil’de ve Kur’an’da O’nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. Kim Allah’tan başka ahdine daha çok vefa gösterir? Şu hâlde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinin ve müjdeleşin. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur. “(9. Tövbe, 111)

„Hiç şüphesiz Allah, kendi yolunda birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever. „ (61. Saff, 4)

“Ey iman edenler! Size sizi acıklı bir azaptan kurtaracak bir ticaretin haberini vereyim mi? Allah’a ve O’nun Resulüne iman edersiniz, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Bu sizin için daha hayırlıdır; eğer bilseydiniz. O da sizin günahlarınızı bağışlar, sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere ve oldukça hoş ve güzel Adn cennetlerindeki konaklara yerleştirir. İşte büyük mutluluk ve kurtuluş budur. Ve çok hoşlanacağınız bir (başka) nimet daha var; Allah’ın (zafer için) yardımı ve nusreti ve yakın bir fetih. Müminleri müjdele!” (61. Saff, 11-13)

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Hayır onlar Rableri katında diridirler. Allah’ın lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesiyle sevinmektedirler. Onlar Allah’tan gelen nimet ve keremin; Allah’ın, müminlerin ecrini zayi etmeyeceği müjdesinin sevinci içindedirler. Yara aldıktan sonra yine Allah’ın ve Peygamber’in çağrısına uyanlar (özellikle) bunların içlerinden iyilik yapanlar ve takva sahibi olanlar için pek büyük bir mükafat vardır. Bir kısım insanlar, müminlere: “Düşmanlarınız olan insanlar size karşı asker topladılar; aman onlardan sakının ha!” dediklerinde, bu onların imanlarını bir kat daha artırdı ve “Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!” dediler.” (3. Al-i İmran, 169-173)

Hadis meali:” Kim onlarla eliyle cihad ederse o mümindir, kim onlarla diliyle cihad ederse o da mümindir. Kim onlarla kalbiyle cihad ederse o da mümindir. Bunun ötesinde imandan hardal tanesi kadar bile yoktur.

7. Cihadın Rükünleri (Farzları):

Evvela şer’i ölçülere uygun yapılan cihadla iki şeyden biri tahakkuk eder:

Ya Galibiyet veya Şehadet.

Bu nedenle şeriata uygun olan cihadın farzları şunlardır:

a) Salih (iyi bir) Niyet:

Çünkü bütün ameller niyete bağlıdır ve niyete göre değer kazanır. Cihadda esas olan Kelimetullah’ın ilası (yücelmesi) için cehd sarf etmeye niyet etmektir. Bundan başka bir amaç güdülmemelidir. Nitekim niyetle ilgili bir hadis meali şöyledir:

„Amellerin (doğruluğu veya kemale ermesi) ancak niyetlere bağlıdır. Her kişi için ancak niyet ettiği vardır. Binaenaleyh kimin hicreti Allah ve Resulüne ise onun hicreti Allah ve Resulünedir. Her kimin de hicreti (niyeti) elde edeceği dünyaya veya evleneceği bir kadına ise, onun hicreti de hicret ettiğinedir (niyet ettiğinedir.) “(Buhari)

Ayrıca peygamberimiz bu hakikati şöyle beyan etmiştir:

“Rasulullah’a sual edildi; bir adam ırkçılık veya riya için savaşırsa, bunların hangisi Allah yolunda savaşmış sayılır? Peygamberimiz cevap verdi: “Her kim Kelimetullah’ın (Allah davasının) yücelmesi ve yeryüzüne hâkim olması için savaşırsa, işte o Allah yolundadır. (Yani Allah yolunda ve O’nun rızası için savaşmıştır, ama diğeri için bu söylenemez.)” (Müttefekun aleyh)

b) Halifenin izni:

Müslüman bir imamın (Halifenin) arkasında, onun sancağı altında ve izniyle cihad olur. Çünkü Müslümanların imamsız yaşamaları hiçbir zaman caiz değildir. Sayıları az da olsa; gerçek budur. Bu nedenle cihad yapacak veya Allah yolunda savaşacak olan bir kişinin bu işlemi halifesiz yapması asla caiz olmaz. Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır:

„Ey iman edenler, Allah’a itaat edin; peygambere itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz – Allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah ve Resulüne götürün. (onların talimatı uyarınca halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” (4. Nisa, 59)

Bu ayette Allah’tan ve Peygamber’den sonra kendilerine itaat edilecek emir sahiplerinin “minkum= sizden” kaydı ile zikredilmesi çok büyük önem arz etmektedir. Bu hakikate binaen herhangi bir İslam Cemiyeti ve Cemaatinin üzerine vacib olan şudur: Kim cihad etmek, Allah yolunda savaşmak, bu yolda gazi veya şehid düşmek, kafirlerin hakimiyetinden kurtulup hürriyete kavuşmak istiyorsa, evvela şeriatın öngördüğü şartları üzerinde toplayan bir halifeye biat etmesi vaciptir. Yani farzdır. Çünkü halife gereken şartları tanzim eder, daha doğrusu toparlar ve tüm işleri rayına oturtur ve Allah (c.c.) halifeye yardımını ihsan edinceye kadar sabrederler ve bu arada dil, el, mal ve canları ile cihad ederler.

c) Cihada Hazırlık:

Cihada ve savaşa hazırlıklı olmak, yani cihad için imkân ve güçleri nispetinde silah, gerekli araç gereç, asker (ordu), yani mücahid ve mukatil hazırlamak ve bütün bunlarda gereken gücü ve çabayı göstermek gerekir. Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır:

„Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın, onunla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursu nuz. Allah yolunda ne harcarsanız size eksiksiz ödenir, siz asla haksızlığa uğratılmazsınız. „ (8.Enfal, 60)

d) Ebeveynin İzni ve Rızası:

“Asr-ı Saadet’te Yemenli bir Müslüman Peygamber’in huzuruna gelerek, “Ya Rasulallah, ben Allah yolunda cihad etmek istiyorum.” dedi. Peygamberimiz sordu, “Yemen’de kimin kimsen var mı? (Yani anan veya baban hayattalar mı?) Adam evet deyince, Peygamberimiz: “Onların yanına dön, onlardan izin iste. Eğer izin verirlerse cihad et. Vermezlerse, onlara iyilik et!” buyurdu. (Buhari)

Ancak bir kimsenin bulunduğu yeri düşman istila ederse veya saldırırsa veyahut halife böyle bir kimseyi tayin ederse, ebeveynin rıza ve izin mecburiyeti o kimsenin üzerinden sakıt olur. (Düşer)

e) İmama, Halifeye İtaat:

Her kim halifeye asi olduğu halde savaşır ve ölürse, cahiliye ölümü ile ölmüş olur. Zira bu konuda Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Her kim, emirinden hoşuna gitmeyen bir iş, bir hal görürse, ona karşı sabretsin. İnsanlardan herhangi bir fert sultandan bir karış ayrılır ve ölürse, ancak cahiliye ölümü üzere ölmüştür.” (Müttefekun aleyh)

8. Mücahidin Vasıfları:

Mücahid kardeşim! Sen Allah (c.c.)’nün nizamını savunan, onu hâkim kılmaya çalışan bir cihad erisin. Bu nedenle başkalarında bulunmayan bazı üstün vasıflara haiz olman gerekecektir. Şimdi bunları kısaca gözden geçirelim ve tekrar tekrar okuyalım:

a) Allah ve Resulünün düşmanlarıyla asla dost olamazsın, açıktan da olsa gizlice de olsa, onları sevemezsin. Çünkü Allah (c.c.),

Ey iman edenler, eğer benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız, benim de düşmanım ve sizin de düşmanınız olanlara sevgi göstermeyin, onlar için gizli muhabbet beslemeyin ve onları dost edinmeyin.”

(60. Mümtehine, 1) buyurmaktadır.

b) Müminleri açıktan sevip, dost edineceksin. Çünkü Allah (c.c.),

“Sizin dostunuz, ancak Allah ile Resulü ve namazlarını kılan, zekatlarını veren, tağuti düzenlere başkaldırıp meydan okuyan ve rükua varan müminlerdir.” (Maide, 55) buyurmaktadır.

c) Bizzat Kur’an ahlakıyla ahlaklanmak ise en belirgin vasfın olmalıdır ve hayatın boyunca böyle yaşamalısın.

d) Hiçbir kınayıcının kınamasına aldırmadan ve endişeye de düşmeden cihad etmek en baştaki gayen olmalıdır.

e) Kafirlere karşı sert, müminlere karşı merhametli olman, anayasamız Kur’an’ın emridir. (Maide Suresi 54. Ayet)

f) Bütün hareket, söz ve davranışlarında kafirlere benzemek ve onların sembollerini taşımaktan kaçınmalısın.

g) Gayen Allah, Önderin Rasulullah, Anayasan Kur’an, Yolun Cihad, Şehid olmak ise en yüce temennin olmalıdır.

(Bu bölüm hayatı boyunca mücahid olarak yaşamış ve şehid olarak Ahirete irtihal etmiş olan merhum Hasan El Benna’nın Risalelerinden özetle alınmıştır.)

9. Savaş Meydanlarında Mücahide Gerekli Olan Şeyler:

a) Cepheden kaçmayıp sebat göstermek. Bu durum düşman ordusu Müslümanların iki misli olduğu zaman için geçerlidir. Eğer iki mislinden daha fazla ise, o zaman durum değişir. Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır:

’Ey iman edenler, kafirlerle toplu olarak karşılaştığınız zaman, onlara arka çevirmeyin (yani savaştan kaçmayın).’’ (8. Enfal, 15)

b) Kalb ve dille sürekli Allah’ı zikretmek. Allah’ın vaad ve vaidini hatırlayarak kuvvet kazanmak için, Allah’tan istimdat beklemek. Hele hele Allah’ın kendi dostlarına yardımını ve desteğini esirgemeyeceğini sürekli hatırda tutmak. Çünkü bu hal kalbin sebat etmesine ve askerlerin birbirlerine bağlanmasına vesile olur.

c) Cephede, hatta ölüm kalım anında bile Allah ve Resulüne itaat etmek, emirlerine muhalefet etmemek ve yasaklarını işlememek şartı ile cihada devam etmek. Bu arada, Uhud’ta elli okçunun Resülullah’ın verdiği emir ve talimatı dinlemeyip mevzilerini terk etmekle hezimete uğradıklarını da hatırlatmış olalım. Komutan Rasulullah da olsa, ordu sahabe ordusu da olsa, bir emre muhalefetin nelere sebep olduğu apaçık ortada. Bu hususta derin derin düşünürsek bizlere çok yardımı dokunacağından hiç şüphemiz olmasın.

d) Yersiz tartışmaları ve ihtilafları terk etmek. Tek saf, tek vücud, tek yürek ve tek yumruk olarak savaşı sürdürmek. Sanki bir binanın kurşunla perçinlenmiş tuğlaları gibi olmak.

e) Sabretmek. Sabırda yarışmak. Birlikte sabrederek ve sabırda yarışarak cenge dalmak için korkusuz ve cesur olmak. Ölümün üstüne üstüne, sanki düğüne gidermiş gibi gitmek. Çünkü bu hal düşmanın saflarının dağılmasına ve hezimete uğramalarına sebep olacaktır. Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır:

‘’Ey iman edenler, bir toplulukla karşı karşıya geldiğiniz zaman, dayanıklılık gösterin ve Allah’ı çokça zikredin. Umulur ki kurtuluş bulursunuz. Allah’a ve Resulüne itaat edin ve çekişerek birbirinize düşmeyin, yoksa çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.’’ (8. Enfal, 45-46)

Cihadın ve Kıtalın Adabı:

Mücahid ve mukatilin birtakım edeplere riayet etmesi gerekmektedir. Zira bu edepler zafere ulaşmanın ve ilahi yardımın elde edilmesi yolunda paha biçilmez amiller arasındadırlar.

a) Askerlik sırlarını, savaş planlarını ifşa etmemek.

b) Bir takım rumuz, parola ve işaretlerle muhabereyi sağlamak. Bunların yararı ise, İslam askerlerinin birbirlerini tanımasıdır. Böylece herhangi bir tuzağa düşme riski asgariye indirilmiş olur.

c) Muharebe başladığında sükutu tercih etmek. Çünkü birtakım sesler gevşekliğe, dağılmaya ve fikrin dumura uğramasına sebebiyet verebilir.

d) Savaş için en iyi mevzileri seçmek, savaşçı askerleri tertip ve düzene sokmak, münasip zamanı gözetlemek. Bütün bunlar, düşmana ansızın saldırmak ve baskın yapmak hususunda işe yarayacaktır.

e) Savaş ilanından önce muhakkak surette kafirleri İslama davet etmek. Kabul etmezlerse cizye vergisi ödemeleri gerektiği ihtarında bulunmak. Her ikisini de kabul etmedikleri takdirde savaşı başlatmak.

f) Ganimetlerden çalmamak. Bilfiil savaşa iştirak etmemiş olan rahipleri (din adamlarını), çocukları ve kadınları kasten öldürmemek. Savaşa iştirak edecek olursa gözlerinin yaşına bile bakılmaz.

g) Bir Müslüman veya devlet herhangi birine eman vermişse veya onun hayatını himaye altına almışsa o kimseye gadretmemek. Yani verilmiş olan sözde durmak, ahdi bozmamak.

h) Düşmanı ateşle yakmamak. Çünkü Rasulullah bunu yasaklamıştır ve şöyle buyurmuştur:

‘’Filanı bulursanız öldürün, ancak ateşle yakmayın. Zira Allah’tan başka iç kimse ateşle ceza veremez ve azap edemez.’’ (Buhari)

i) Öldürülenlere işkence yapmamak. Yani birtakım organlarını keserek dağlayarak eza ve ceza vermemek. Çünkü Rasulullah bundan da menetmiş bulunmaktadır.

j) Düşmana karşı Allah’ın yardımını istemek için dua etmek. Peygamberimizin şu duasının hem metnini ve hem de mealini buraya alıyoruz:

"اَللّهُمَّ مُنْزِلَ الْكِتَابِ وَمُجْرِىَ السَّحَابِ وَهَازَمَ الْاَحْزَابَ اِهْزِمْهُمْ وَانْصُرْنَا عَلَيْهِمْ "

(مًتَّفَقٌ عَلَيْهِم)

‘’Ey Kitabı inzal eden, bulutları yürüten, hizipleri (düşman ordularını) hezimete uğratan Allah’ım! Onları perişan et ve onlara karşı bize yardım et!’

(Müttefekun aleyh)

10. Cihada Mâni Olan Engeller:

Cihad hayatın, huzurun, hürriyetin ve insanca yaşamanın esasını teşkil eder. Buna rağmen nefse en ağır gelen, en çok engelli olan bir görevdir. İnsanların bu görevi yerine getirmelerine mâni olan engeller acaba nelerdir? Bu engeller acaba aşılamaz mı? Şimdi de kısaca buna değinelim:

a) Dünyaya bağlılık:

İnsanların cihad yapmalarına mâni olan engellerin başında dünyaya olan bağlılık gelir. Bu bağ, insanları cihad yapmaktan alıkoyar.

b) Korku:

Cihada mâni olan engellerden biri de mal ve can korkusudur. Malım ve canımdan olurum korkusu ile düşman karşı çıkmaktan korkmaktır. Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır:

‘’Allah yolunda cihad edenler, hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar.’’

(5. Maide, 54)

c) Güçsüzlük:

Bizi oyalayan engellerden birisi ve belki en mühimi de güçsüzlüktür. Çünkü birçokları yeterli güce sahip olmadıklarını ileri sürerek, cihad yapmaya niyet bile etmemektedirler. Halbuki güç ve kuvvet yerden mi kaynayacak veya semadan mı inecek ki biz onun gelmesini bekleyelim. Eğer gökten ve yerden ilahi yardımı gücü ve kuvveti bekliyorsak, önce bize düşeni yerine getirmemiz gerekir, gerisini ise Allah (c.c.)’ya bırakalım. Bu hususta samimi iman sahibi olmak ve gereken hazırlığı yapmak en büyük güç ve kuvvet değil midir?

c) Makam ve Mevki Hırsı:

Allah’ın emrini anlatmaya, insanları hakka davet etmeye, kötülükleri önlemeye engel olan amillerden birisi de sahip olduğu makam ve mevkiye düşkün olmak, bu makamı kaybetmekten korkmaktır. Böyle insan şu dünyanın geçici makamını ebedi saltanata tercih ediyor demektir.

d) Soy sop ve akrabalık bağları:

Onları kırmamak, üzmemek düşüncesi, doğruyu ve hakikati söylemekten, Allah’ın emrini anlatmaktan alıkoyan engeller arasındadır. Bu düşünce aslında İslamla hiç bağdaşmamaktadır.

e) Nemelazımcılık:

Hakkın tebliğine engel olan başka bir etken de nemelazımcılıktır. Bu anlayışın İslamla bağdaşan hiçbir yönü yoktur. Müslümanların bu ruhu taşıması iyiliklerin yerini kötülüklerin almasına, hakkın yerini batılın kaplamasına, nesillerin ve cemiyetlerin bozulmasına neden olur. Bu nedenle ‘’bana dokunmayan yılan bin yaşasın’’, ‘’Her koyun kendi bacağından asılır’’ sözlerinin zararları apaçık ortadadır.

11. Bu Engellerden Nasıl Kurtuluruz?

Evet, cihada mâni olan bu engelleri aşmanın yolu ve bu hastalıklardan kurtulmanın çare ve reçetesi vardır ve kısaca şunlardır:

a) Ümitsiz olmamak: Bizler hiçbir zaman ümitsiz değiliz. Çok hayırlı şeyler ümit ediyoruz. Ümidimiz ve inancımız odur ki gözümüzü yumup açıncaya kadarki zaman içinde Allah (c.c.) bir hali diğer bir hale çevirir. Çünkü gönüller O’nun elindedir.

b) Allah’ın kitabını ve Resul’ünün Sünnetini öğrenip hayatımıza tatbik etmek.

c) Müşriklerin, kafirlerin, Batı’nın ve Şeytan Amerika’nın ajans, basın ve yayınlarının haberlerine katiyen inanmamak. Hele hele Kartel ve Kemalist Medyaya asla ve kat’a

d) Allah için çalıştığımız ve şartlarını yerine getirdiğimiz takdirde, Allah (c.c.)’nün bizi destekleyeceğinden asla ve kat’a şüphe etmemek.

e) Şartlar bunu gerektiriyor diyerek dinden asla taviz vermemek. Particilerin yaptığını örnek alarak bukalemun gibi her türlü renge ve şekle girmemek. Çünkü burada önemli olan yalnız ve yalnız Allah (c.c.)’nün rızasını kazanmaktır, yoksa laik ve demokratların gönlünü kazanmak değil. İnanıyorsak mutlaka galip geleceğimize kesin gözüyle bakmak. Galip olmasak da bu yolda, yani Allah (c.c.)’nün hak yolunda ölmenin olduğu gerçeğini unutmamak. İşte bu da kâfi gelmelidir! Çünkü Allah bize yeter ve O ne güzel vekil, O ne güzel Mevla’dır. O ne güzel yardımcıdır! (Hasbunallahu ve nimel vekil)

ALLAH’IN ORDULARI

Allahu Teala’yı iyice bilmek ve tanımak (marifetullahı elde etmek) için geniş ufuk ve alanlar bulunmaktadır. Bunlardan bir kısmı şunlardır:

İnanan müminler için küfre karşı verilen savaşta Allah’ın kendileriyle beraber olduğu anlayışının beyin ve vicdanlara yerleşmesi gereken bir hakikat olduğunun bilinmesidir. Şüphesiz ki müminlerin Allah’ın kendileri ile beraber olduğu ve yardımının kendilerine ulaşacağını hissetmeleri onlar için büyük bir zenginlik ifade eder. Bu anlayışın en çok etkili olduğu alan ve ufuklar ise ‘’müminlerin sayısı azdır, ne yapabilirler ki?’’ ümitsizliğini üzerlerinden atmalarında, saflarının bir araya gelip kenetleşmelerinde, maneviyatlarının yükselmesinde çok büyük tesiri olur.

Bir dava sahibinin Allah ve yardımının kendisi ile beraber olduğunu hissetmesi ve buna gönülden inanması, onun her zaman cihad meydanlarında güç ve kuvvet kazanmasına ve üstün gelme şuuruna ermesine vesile olacaktır. Belki o yalnız savaşabilir, harp meydanında tek başına kalabilir, tek başına hücum edebilir ve yine tek başına mukatele edebilirse de Allah (c.c.) her zaman onunla beraberdir.

Şuurlu müminin derin anlayışında ‘’Marifetullah’’ büyük yer tutmaktadır. Kalbi ise bu inançla dopdoludur. Böyle olan bir müminin kalbi her güçten daha güçlüdür. Tağutların güç ve kuvvetleri nedenli büyük olursa olsun, onun kalbi daha kavi ve güçlüdür. Çünkü müminler bunu günlük namazlarında onlarca defa ‘’Allahu Ekber!’’ şiarı şeklinde tekrar ederler.

İşte bu anlayış ve müminin derin ufku, inanan bir kimsenin nefsinde Allah’ın namütenahi azametine, izzetine, kuvvetine, kibriyasına, celal ve yüceliğine olan köklü bir imanı yerleştirir. Tağuti ve zalim güç ve devletlere karşı bu şiarla mücadelesini verir.

İşte böylece akide, islami şiar ve namaz, güçlü ve izzetli olma şuuruna dönüşür. Az önce ifade ettiğimiz gibi, namaz ve namazdaki ‘’Allahu Ekber!’’ şiarı mümini kuvvet, izzet, sebat ve cenk meydanlarında istikamet sahibi kılar.

Fakat bugün gel gör ki bu şuur ve şiar günümüz Müslümanlarının hayatından fersah fersah uzakta kalmış. Mücadele ve mukatele meydanlarında namaz nasıl oldu da fonksiyonunu kaybetti? Namaz ve Anadolu topraklarındaki yüzbinlere yakın minarede okunan ‘’ezanlar’’ bu ümmetin hayatında nasıl hiçbir şey ifade etmez oldu ki Allah düşmanları onları korkutabilir hale geldiler?

Bu arada kısa bir değerlendirme yapılsa yeridir:

Sömürgeciler, İslam Ülkelerinde nazari olarak dini devletten ayırmaya muvaffak olamadılar. Ancak bazı yerler müstesna (Türkiye gibi). Her şeye rağmen inanmış ve şuurlu Müslümanlar bu anlayışı reddetmekle beraber, siyasetin dinle iç içe olduğuna inanmış ve samimi olarak siyasetin dinden bir parça olduğunu kabul etmişlerdir. Bunun yanında şüphe götürmeyen bir gerçek de var ki onda başarılı oldular. Bu gerçek de şudur: Akide (inanç) ile siyasetin arasını açmada başarılı oldular. Bu ayrım ümmetin fikriyatında yer edinceye kadar özen ve çaba göstermede sebat ettiler. İlim ehlinin incelemelerine göre akideyi siyasetten ayırmak dini siyasetten ayırmaktan daha büyük bir tehlike ve hata arz etmektedir. Şöyle ki: günümüz Müslümanları siyasetin, itikat ve imandan uzak ve onunla uzaktan ve yakından alakası olmayan müstakil bir olay olduğu anlayışına sahip olmuş bulunmaktadırlar. Sanki akide ayrı bir boyutu, siyaset de ayrı bir boyutu temsil ederlermiş gibi. Yani birbirleriyle adeta alaka ve irtibatları yokmuş zehabına kapıldılar. Siyaset müstakil bir alemde seyrederken, Allah’ın meşihatı ve iradesi başka bir alemde hüküm sürüyormuş gibi. Öyle ki hayat beşerî denge ve kanunlar uyarınca devam ederken, siyasi, askeri ve iktisadi ölçüler insanların elindedir ve bu hususta Allah’ın etkisi ve yetkisi yoktur demektedirler.

Şunu açık ve net olarak ifade etmek isteriz ki çok kişilerin inancına göre, yerleri ve gökleri yaratan, gezegenleri ve şu büyük kâinatı yaratan, denizleri, nehir ve dağları yaratan Allah (c. c.)’dür. Yağmurlar O’nun emri ile yeryüzüne iner(yağar), yer O’nun emirleri ile yeşerir, ağaçlar yine O’nun emri ile meyve verirken, mevsimler de O’nun emri ile birbirini takip edip yer değiştirirler. Daha önce de ve daha sonra da her şey O’nun emri ile olur.

Fakat, siyaset, hakimiyet ve hükümet (idare) söz konusu olunca, hemen fikir ve itikat değiştirirler ve olayı başka bir mecraya çekiverirler. Siyasetin başka bir mihver etrafında cereyan ettiğini iddia ederler. Bu mihver de iki süper güç ve yandaşlarının devletleri, askeri ve iktisadi güçleri ve en önemlisi siyasetleri oluşturmaktadır. Bu iki süper güç (Amerika ile Rusya ve ikisinin de yandaşları) ittifak ettiklerinde, üçüncü dünya ülkelerinin (yani kahır ekseriyetle İslam Ülkelerinin) vay haline vay! Sürekli zulüm ve eziyet görmekten kurtulamazlar. Bu iki süper gücün ihtilafı (yani birbirlerine düşmesi halinde) ise, o zaman da vay tüm beşerin başına gelenlere! Ne var ki zan-ı galibimize göre bunlar ihtilaftan ziyade çıkarları uğruna birbirlerini anlamaya ve birbirleriyle ittifaka devam edeceğe benziyorlar ve şu andaki durum da bu düşüncemizi doğrulamaktadır.

Üçüncü Dünya Ülkelerine gelince, siyasi arenada zerre miktarı ağırlıkları bulunmamaktadır. Hiçbir güç ve itibar teşekkül ettiremiyor ve edemiyorlar. Bu olmadığı gibi, Allah’a, Allah’ın kudret ve kuvvetine, azamet ve sonsuz galibiyetine imanları da yok. Halbuki Allah yücedir ve güçlüdür. Fakat bunlar iki süper güç ve Batı’nın ölçülerine göre yiyip içip, yatıp kalktıklarından dolayıdır ki günümüz siyasetinde (onlara göre politikasında) inanca asla yer yoktur. İşte bu maalesef tüm kasveti ile acı bir gerçeğin ta kendisidir!

Biz bu hale nasıl geldik?

Bütün çıplaklığıyla ifade edelim ki bizler siyaseti sömürgecilerin okullarında öğrendik. Ama artık yeni yeni siyasetin ne olduğunu anlamaya başladık gibiyiz. Onun münakaşasını, tahlilini yapıyor ve siyasi olayları yorumlayabiliyoruz. Ama neye göre, hangi ölçülere dayanarak? Elbette ki sömürgeci efendilerin ilke ve kıstasları doğrultusunda!

Sömürgecilerin kendi emellerine hizmet eden siyasi okullarında aldığımız eğitim bizde ve anlayışımızda öyle tesirler bıraktı ki hala farkına varamadık. Neyin farkına varamadık? Elbette ki bu okulların eski Yahudi anlayışına dayalı birer okul olduğunun farkına varmış değiliz.

Şöyle ki Yahudilik inancına ve anlayışına göre Allah kâinatı ve insanı yarattıktan sonra hüküm verme, alışveriş, emir ve yasak koyma mevzularında insanların hayatından elini ayağını çekmiş ve bir köşeye çekilmiş bulunmaktadır. Bu nedenle insan, kendi hayatında ancak kendisi hüküm veren, kendisini istediği kadar alan ve veren, emreden ve yasak koyan bir otorite haline geldi. Kur’an-ı Kerim bu konuyu özetle şöyle gündeme taşımaktadır:

‘’Yahudiler, Allah’ın eli bağlıdır dediler. Dediklerinden dolayı elleri bağlansın ve onlara lanet olsun! Hayır, Allah’ın iki eli (ihsan ve rahmeti) açıktır ve dilediği gibi harcar. Şanıma and olsun ki sana Rabbinden indirilen (ilahi kanunlar) onların çoğunun azgınlık ve küfrünü artırır. Aralarına ta kıyamete kadar sürecek düşmanlık ve kin attık. Ne kadar savaş için ateş yaksalar, Allah onu söndürür. (Onlar durmadan) yeryüzünde fesat çıkarmaya (yani Müslümanların kültürünü, ahlakını, iktisat ve siyasetini bozmak için) koşuşup dururlar. Allah ise fesat çıkaranları sevmez.’’ (5. Al Maide, 64)

Görüldüğü gibi eski Yahudi inancı tahavvül ede ede bugünkü siyasi arenada kullanılan ‘’laiklik’’ esasına oturtuldu. Yahudi imalatı ve Yahudi kökenli olan laiklik anlayışı döne dolaşa İslam toplumlarına da sirayet etti. Sanki bir hakikatmiş gibi onunla koskoca bir devleti idare eder hale geldik. Onunla yatıp onunla kalkar olmaya başladık. Anayasanın değiştirilmez, hatta değiştirilmesi bile teklif edilemez maddeleri arasına koymakla şeref duyduk. Okullarda çocuklarımıza Kemalizm’in iman şartlarından biri olarak öğretmeye başladık. İslam toplumlarını korkuttukça korkuttuk. Şimdi de bu Yahudi necaseti laiklik mayiini Üniversitelerde okumak isteyen Müslüman bacılarımızın başörtüsüne bulaştırmak sevdasındalar.

İslami esasları, ilahi sıfatları eğitim yoluyla ciddi bir şekilde ruhuna ve kalbine yerleştiremeyen bazı kişilerin de Allah hakkında buna benzer yakışıksız sözler sarf ettikleri duyulmaktadır. Mesela: ‘’Allah bizi görmüyor!’’, ‘’Allah bizi unuttu!’’, ‘’O zaten bize vermez!’’, ‘’Allah’ı bu işe karıştırma!’’, ‘’Dini devlet işine karıştırma!’’, ‘’Devlet Şeriat kanunlarıyla idare edilemez!’’, ‘’Allah göklere karışsın, biz siyasetle de uğraşır devleti de idare ederiz!’’, ‘’Hakimiyet kimin olacaktı; elbette milletin!’’ gibi yakınmalar ve yakıştırmalar bu cümledendir. Bütün bu sözler küfrü gerektirir. Söyleyen kişi tövbe ve istiğfar etmelidir. Aksi halde ilahi lanete uğrayabilir, nikahı varsa gider, kestiği yenmez ve cenaze namazı kılınmaz, köpek laşesi gibi bir çukura gömülür. Aynen Yahudilerin lanete uğradıkları gibi. Kur’an’ın ilgili ayetiyle Yahudilerin Allah hakkındaki yakışıksız sözleri misal olarak verilirken, müminler de uyarılıyor ve aynı zamanda Allah hakkında nasıl düşünülmesi ve inanılması gerektiği öğretiliyor.

‘’Fesad’’ kelimesi çok yönlüdür: en çok iktisadi, kültürel ve siyasal alanlarda tezahür eder. Günümüzde Yahudilerin iktisadi alandaki başarısının ve Hıristiyanların kültür emperyalizminin birçok yönleriyle İslam Alemini bitkin hale getirdiğini görmeyen göz kaldı mı acaba? Hala gaflet içinde ömürlerini tüketen Müslümanlar varsa, kime ne denir ki?

Hala gaflet uykusunda uyuyan ve İslam’ı kendi nefislerine göre yorumlayanlardan burada birkaç misal vermeden geçemeyiz herhalde:

Bu yazı kaleme alınıp hazırlanmakta iken gazetelerde şöyle bir başlık göze çarpmaktaydı: ‘’İslam ve Laiklik’’. Hemen gözden geçirdiğimizde ne görsek beğenirsiniz; İslam adına söz söyleyen ve İslamcı geçinen elit tabakaya bakalım neler yumurtlamışlar:

Bunlardan Rıza Akçalı (DYP Milletvekili) diyor ki: ‘’Dinde zorlama yoktur ve senin dinin sana, benim dinim bana!’’ diyen İslam’ın laiklikle bir sorunu olmadığı gibi, laikliğin de İslam’la herhangi bir probleminin olmaması gerekmektedir.’’ (Zaman Gazetesi, 16.06.1998)

Hüseyin Gülerce (Zaman Gazetesi köşe yazarı) diyor ki: ‘’İnsan haklarının fikir ve ifade hürriyetinin, inanç ve ibadet hürriyetinin devlet güvencesi altına alınmasıdır laiklik.’’ (15.06.1998)

Doç. Dr. Durmuş Hocaoğlu diyor ki: ‘’Din ile devlet işlerinin ayrılığı olan laiklik, Türkiye’ye has bir kavram ve uygulama. Devletin dini olmaz, ama vatandaşın olur.’’ (Zaman, 16.06. 1998)

Yaşariye mezhebinin kurucusu Yaşar Nuri Öztürk diyor ki: ‘’Bana göre laiklik dinin başına Emeviler’in yaptıklarının tekrar gelmemesi için tedbir alınmasıdır.’’ (Zaman, 16.06.1998)

Taha Akyol (Gazeteci) diyor ki: ‘’Dinin politize edilmesi savaşlara neden olmuştur. Allah gelip bizi yönetmeyecektir.’’ (Zaman, 16.06.1998) Şimdi Allah’ı işimize karıştırmamanın, hakimiyeti ve siyaseti insanların eline bırakmanın ve ayrıca laiklik anlayışının tohumlarının eski Yahudi ve yeni sömürgeci güçlerin okullarında attıkları ve bunun aşısını bizlere zorla orada zerk ettikleri gerçeğini bir daha iyice öğrenmiş olduk.

Eğer kendimize gelir, Allah’ı yeniden gereği gibi tanır, hakimiyetin bizzat Allah’a ait olduğunu kabul eder, siyasetle inancın, dinle siyasetin birbirinden ayrılamayacağına yakinen inanır ve tasdik edersek, işte o zaman aynen geçmişte olduğu gibi Allah’ın bizimle beraber olduğunu, bize yardım edeceğini, yeniden eski anlı ve şanlı gücümüze ulaşabileceğimizi umabiliriz.

Gelin hep beraber Kur’an-ı Kerim’de ayetlerin arasında gezinelim, geçmişe bakalım. Allah, kendi ölçüleri doğrultusunda yaşayanlara nasıl ve ne şekilde yardım etmiş görelim. Aynı ilahi yardımın bize de yapılması için nasıl olmalıyız ve hangi şartlara uymamız gerektiğini hep beraber inceleyip öğrenelim ve onlara uyalım!

Allah’ın kitabında okuduğumuz itikatla alakalı ayetlerin tafsilatına girecek değiliz. Yalnız kısaca göz atmadan geçemeyiz: Kur’an her şeyi, öncelikle şu kâinatta olup bitenleri Allah’ın meşietine bağlıyor. Geçmişte ve gelecekte tüm iş ve emirler Allah’a aittir. Hiçbir şey onun ilmi dışında olamaz. Hiçbir güç yed-i kudretinin dışına çıkamaz. O’nun kürsüsü yerleri ve gökleri sarar ve kuşatır. Yerlerin ve göklerin muhafazası O’na hiç ağır gelmez. O yücedir ve büyüktür.

Yukarıda da beyan ettiğimiz gibi bu mevzu çok uzun ve kapsamlı bir mevzudur. Onun için hemen kısaca mevzuya girelim:

Evet, nerede ve ne zaman Allah müminlere yardımını vadettiyse, orada batıla karşı verdiği kavgada müminleri hiçbir zaman yalnız bırakmadı. Batıl, gücü, devleti ve saltanatı olmasına rağmen, savaş alanlarında istediğini elde edemedi. Allah’ın izni ile de kıyamete kadar buna imkân bulamayacaktır. Çünkü hiçbir güç Allah (c. c.)’nün yardımına engel olamaz. İşte Allah’ın mümin kullarına vadettiği yardımı haber veren ayetlerden birkaçı:

‘’Ey iman edenler, eğer siz Allah’a (Allah adına İslam’a ve Müslümanlara) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlamlaştırır. (Size sebat ve manevi bir güç verir.)’’ (47. Muhammed, 7)

‘’Hiç şüphesiz biz peygamberlerimize ve iman edenlere, dünya hayatında da şahitlerin (şahitlik için) divan duracakları günde de elbette yardım edeceğiz.’’ (40.Mümin veya Gafir,51)

‘’Onlarla çarpışınız ki Allah sizin ellerinizle cezalandırsın, hor ve aşağılık kılsın ve onlara karşı size zafer versin, müminler topluluğunun göğsünü ferahlatsın.’’ (9. At Tevbe, 14)

‘’Allah kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak surette yardım eder. Şüphesiz Allah güçlüdür, galiptir.’’ (22. Hac, 40)

‘’ Oysa sizin Mevla’nız Allah’tır ve O, yardımcıların en hayırlısıdır.’’

(3. Al-i İmran, 150)

‘’Eğer (imandan) yüz çevirirlerse, bilin ki Allah sizin sahibinizdir. O ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır.’’ (8. Enfal, 40)

‘’…Allah’a sımsıkı sarılın. O, sizin Mevla’nızdır. Ne güzel Mevla ne güzel yardımcıdır!’’ (22. Hac, 78)

‘’Kim Allah’ı, O’nun Resulünü ve iman edenleri dost (veli) edinirse, hiç şüphe yok ki galip gelecek olanlar Allah’ın taraftarlarıdır (yani hizbullahi Müslümanlardır)’’ (5. Al Maide, 56)

‘’Allah düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kafidir.’’ (4. An Nisa, 45)

‘’Yol gösterici ve yardımcı olarak Allah yeter.’’ (25. Al Furkan, 31)

‘’Nice az sayıda bir birlik Allah’ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.’’ (2. Al Bakara, 249)

‘’Ama bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz. Hiç şüphe yok ki Allah iyi davrananlarla beraberdir.’’

(29. Ankebut, 69)

“Kuşluk vaktine ve sükuna erdiğinde geceye yemin ederim ki Rabbin seni bırakmadı ve sana darılmadı.’’ (93. Duha, 1-3)

‘’Ebette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.’’ (94. İnşirah, 5-6)

‘’Allah: Elbette ben ve elçilerim galip geleceğiz, diye yazmıştır. Şüphesiz Allah güçlüdür, galiptir.’’ (58. Mücadele, 21)

‘’And olsun ki biz senden önce kendi kavimlerine nice peygamberler gönderdik de onlara açık deliller getirdiler. (Onları dinlemeyip) günaha dalanların ise cezalarını hakkıyla vermişizdir. Müminlere yardım etmek de bize düşer.’’ (30. Rum, 47)

‘’And olsun ki peygamber kullarımıza söz vermişizdir: Onlar mutlaka zafere ulaşacaklardır. Bizim ordumuz şüphesiz üstün gelecektir.’’ (37. Saffat, 171-172)

Kur’an, bu ilahi hükümler davetçilerin hayatında diriliğin devamı için tarihte geçmiş hak ve batıl kavga ve savaşlarından örnekler vererek, hatırlatmada bulunuyor. İnsan aziz ve kavi olan Allah ile (aslında zayıf ama azgın) kulları arasında cereyan eden (tuzak ve desise içindeki) karşılaşmaya bakıyor da gülmekten kendini alamıyor ve bir lahza dahi olsa bu karşılaşmanın neticesinin ne olacağı hakkında şüpheye düşmüyor. İşte Kur’an şöyle haber veriyor:

‘’Hani o küfre sapanlar, seni tutuklamak ya da öldürmek veya seni sürgün etmek (vatandaşlıktan çıkarmak) amacıyla, sana tuzak kuruyordu. Onlar bu tuzağı tasarlıyorlarken, Allah da bir düzen kuruyordu. (Bir karşılık hazırlıyordu). Allah düzen kurucuların (tuzaklara karşılık verenlerin) en hayırlısıdır.’’ (8. Enfal, 30)

‘’Bu böyledir. Şüphesiz Allah kafirlerin tuzağını bozar.’’ (8. Enfal, 18)

‘’Allah emrini yerine getirmeye kadirdir. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler.’’ (12. Yusuf, 21)

‘’Emrimiz gelince, Hud’u ve onunla beraber iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık, onları ağır bir azaptan kurtuluşa erdirdik.’’

(11. Hud, 58)

Hud suresinin 66. ve 94. ayetlerinde de Salih ve Şuayb peygamberlere aynı ifadelerle yardım edildiği beyan ediliyor. Ayrıca şu ayetler:

‘’Sonunda biz de iman edenleri düşmanlarına karşı destekledik ve onlar da üstün geldiler.’’ (61. Saf, 14)

Burada en önemlisi Peygamberimize yapılan ilahi yardımlardır. İşte Kur’an’ı Kerim’in muciz beyan hakikatları:

‘’Hatırlayın ki bir zaman siz yeryüzünde aciz olarak tanınan az (bir toplum) idiniz; insanların sizi kapıp götürmesinden korkuyordunuz da şükredesiniz diye Allah size yer yurt verdi; yardımıyla sizi destekledi ve size temizinden rızıklar verdi.’’ (8. Enfal, 26)

‘’Eğer siz ona (Rasulullah’a) yardım etmezseniz (bu hiç önemli değil); ona Allah yardım etmiştir: Hani kafirler onu, iki kişiden biri olarak (Ebu Bekir ile birlikte Mekke’den) çıkarmışlardı; hani onlar mağaradaydı, o arkadaşına: ‘’Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir!’’ diyordu. Bunun üzerine Allah ona (sükûnet sağlayan) emniyetini indirdi, onu sizin görmediğiniz bir ordu ile destekledi ve kafir olanların sözünü alçalttı. Allah’ın sözü ise zaten yücedir. Çünkü Allah üstündür, hikmet sahibidir.’’ (9. Tevbe, 40)

‘’And olsun ki Allah birçok yerde (savaş alanlarında) ve Huneyn savaşında size yardım etmişti. Hani çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş, fakat sizi hezimete uğramaktan kurtaramamıştı. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti. Sonunda (bozularak) gerisin geriye dönmüştünüz. Sonra Allah, Resulü ile müminler üzerine sekinetini (sükûnet ve huzur duygusu) indirdi, sizin görmediğiniz ordular (melekler) indirdi de kafirlere azap etti. İşte bu, o kafirlerin cezasıdır.’’ (9. Tevbe, 25.26)

“And olsun, sizler güçsüz olduğunuz halde Allah, Bedir’de de size yardım etmişti. Öyle ise, Allah’tan sakının ki O’na şükretmiş olasınız.’’

(3. Al-i İmran, 123)

İşte bu (Allah’ın yardımı), büyük olan rabbani bir hakikattir ki az kalsın onu unutuyorduk, daha doğrusu unutturuyorlardı. Allah’ın yardımı, inayeti ve rahmeti olmasaydı, müminler nerdeyse kafirlerle karşı verdikleri savaş meydanlarında yalnız kalacaklarını tasavvur edeceklerdi. Fakat Allah, onların zor anlarında, mihnetli zamanlarında bile yanlarındadır. Çektikleri çilelere gösterdikleri tahammüller bile Allah’ın rahmet nazarıyladır.

Ah keşke müminler çektiği çilelerin, Allah’ın rahmet nazarı ile ne anlam kazanacağını ve ne olacağını bilseydi, şu hakikat ortaya çıkmış olurdu:

Allah (c. c.) dileseydi mümine işkence edenin kalbini durdurur, ellerini bağlar ve gözlerini de kör ederdi. Şüphesiz müminin kalbini sıkıştıran, merhametlilerin en merhametlisi olan Allah’ın kudret elidir. Gerçekten günümüzde müminler acı çekiyorlar, inliyor ve ağlıyorlar; bütün bunlar Allah tarafından elbette işitilmekte ve görülmektedir. Günümüzde bazı mücahid ve mücahide kardeşlerimizin islami kılık ve kıyafetlerinden dolayı kamçı yiyip coplanmaktadırlar ve buna tahammül etmektedirler. Allah’ın rahmet nazarı sayesinde bu yükü kaldırmaya çalışıyorlar. Aslında bütün bunlar müminler için ancak hayırdır. Allah (c. c.) şöyle buyuruyor:

‘’O (düşman) topluluğu takip etmekte gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı çekiyorsanız, onlar da sizin çektiğiniz gibi acı çekmektedirler. Üstelik siz Allah’tan onların ümit etmedikleri şeyleri umuyorsunuz. Allah ilim ve hikmet sahibidir.’’ (4. Nisa, 120)

Allah’ın müminler için irade ettiği yardımı, dikenli yollardan elde etmek, ucuz ve emeksiz ganimet olarak elde etmekten daha hayırlıdır. Nitekim Allah (c. c.) şöyle buyurmaktadır:

’Hatırlayın ki Allah size iki taifeden (kervan ve Kureyş ordusundan) birinin sizin olduğunu vadediyordu; siz de kuvvetsiz olanın (kervanın) sizin olmasını istiyordunuz. Oysa Allah, sözleriyle hakkı gerçekleştirmek ve (Kureyş ordusunu yok ederek) kafirlerin ardını kesmek istiyordu. (Bunlar,) günahkârlar istemese de hakkı gerçekleştirmek ve batılı ortadan kaldırmak içindi.’’ (8. Enfal, 7-8)

Eğer müminler her zaman sabrederlerse, Allah’ın onlara yardımı uzak olmayacaktır. Çünkü Allah (c. c.) şöyle buyurmaktadır:

‘‘Dikkat edin! Şüphesiz Allah’ın yardımı pek yakındır.’’ (2. Bakara, 214)

Bazı muhatap olduğumuz sorular:

İktisadi güce, askeri hesaplara, siyasetteki güçler ve kuvvetler dengelerine bakıp düşünüldüğünde, güçlü, zengin ve kalabalık topluluğun karşısında, zayıf, güçsüz, fakir ve sayıca çok az olan topluluğa Allah nasıl olur da yardım eder diye soruyorlar?

Buna Kur’an’ın cevabı çok açık ve basittir. Yani ince eleyip sık dokumaya gerek yok. İnce hesaplar yapmaya hiç gerek yok. Üniversiteler bitirmeye ve yüksek öğretim diplomalarına sahip olmaya da gerek yok. Kur’an-ı Kerim öyle (alıştığımız ve öğrendiğimiz) siyasi denge hesaplarına yer vermez. Bizlere ver her şeye rağmen cevap tevhidin ihtivası dahilinde olup çok basittir. Çünkü İslam’ın tevhid anlayışında her türlü soruya verilen cevap çok vazıhtır. Haydi gelin, hep beraber Kur’an’ı dinleyelim!

Hakikat şu ki göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ın askerleri veya ordularıdır. Allah’ın emri ile hareket eder ve dur emriyle dururlar. Yerde ve göklerde hiçbir yaratık bundan istisna edilmemiştir. Allah (c. c.) şöyle buyurmaktadır:

‘’Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.’’(48. Fetih, 4)

‘’Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.’’ (48. Fetih, 7)

‘’Rabbinin ordularını kendisinden başka hiç kimse bilmez.’’

(74. Müddessir, 31)

Allah’tan başkasının bilmediği, fakat bir bölümünün isimlerini Kur’an’da zikrederek açıkladığı ordularını, özetle aktaralım ki neler olduğu açıklığa kavuşsun:

1. Matar (Yağmur)

2. 6. Tayr (Kuşlar),

3. Bihar (Denizler)

4. Bit, Kurbağa, Çekirge ve Tufan,

5. Rih (Rüzgâr)

6. Saika (Yıldırım ve Ölüm),

7. Sayha (Ses)

8. Melaike (Melekler)

9.Hicaretün (Taşlar)

10. Bizim bilmediğimiz.

İşte bütün bunları, Kur’an ayetleri ve tarihin bize aktardığı hakikatlerle

İzaha geçmeden önce, Nusret-i ilahiyenin tecelli etmesi için gerekli olan ‘’Anasır-ı Erbaa’’ ‘yı (yani dört temel esası) beyan edelim:

1. Unsur: Kuvvet (Allah’ın Orduları),

2. Unsur: Mal (Maddi güç ve para),

3. Unsur: Tesdid (Talim ve Hazırlık)

4. Unsur: Tesbit (Sebat /Devamlılık)

Allah (c. c.) bu dört esası hangi topluma ihsan edip verirse, o toplumla ilahi yardım arasına herhangi bir mania giremez ve Allah (c. c.)’nün yardımını engelleyemez.

Açıklama:

1. Unsur (Kuvvet): Bu öyle bir şeydir ki her şeyden önce insanların gözlerini doldurur. Onların gidişatını, fikir ve zihinlerini yönlendirir. Bu nedenle, az ama, inanan toplumla beraber olduğumuza inanır ve itimat edersek, başka kuvvete elbette ihtiyaç duymayız ve hiçbir kuvvetten de korkmayız. Amerika’nın, Rusya’nın, NATO’nun ve diğer düşmanların silahlı kuvvetleri varsa, Allah’ın ve Allah’a inananların da silahlı kuvvetleri (orduları) vardır. İşte inananların her zaman ve mekânda imdatlarına yetişecek olan orduları:

a) Bihar (Denizler): Allah’ın emri ile hareket edip, dalgalanan ve yine Allah’ın emri ile sakinleşen denizler de Allah’ın ordularıdır. Allah’ın emri tahakkuk edip, vakt-i mev’ud geldiği zaman, zalimlerden hiçbir kimseyi bırakmaz ve silip süpürür. Hep beraber kısaca olması şartıyla, Firavun ve ordularının hikayesini okuyalım veya dinleyelim:

‘’O (Firavun)ve askerleri yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve gerçekten bize döndürülmeyeceklerini sandılar. Biz de onu ve askerlerini yakalayıp, denize atıverdik. Bak işte zalimlerin sonu nice oldu!’’ (28. Kasas, 39-40)

‘’Bunun üzerine Firavun, askerleri ile birlikte onların peşine (Hz. Musa ve İsrailoğulları’nın) düştü. Deniz onları gömüp boğuverdi.’’

(20. Ta Ha, 78)

Firavun küfür ve inadına, Allah’ın elçisi Musa (a. s.)’a karşı gelmeye devam etti. Azapla korkutmak da ona fayda vermedi. Bunun üzerine Allah (c. c.) Hz. Musa’ya İsrailoğulları’nı bir gece Mısır’dan çıkarıp Filistin diyarına götürmesini vahyetti. Hz. Musa ve taraftarları hazırlandılar. Sayıları 600.000’ni aşkındı. Bir gece çıkıp, Süveyş halicini takip ederek Kızıl Deniz’e doğru hızla ilerlediler. Firavun ise uyandığında Mısır’ı Ben-i İsrail’den boşalmış olarak gördü. Çok büyük bir ordu hazırladı. Öyle ki sadece 100.000 atlısı vardı. Askerlerin sayısı ise bir milyon altıyüzbinin üzerindeydi. (1.600.000) kişilik ordusunun önüne geçip ikinci günde İsrailoğulları’na yetişti. İki taraf da birbirleriyle karşılaştığında, İsrailoğulları artık tehlikeyi sezdiler. Muhakkak surette helak olmalarına ramak kalmıştı. Ne var ki önleri deniz ve arkaları düşmanla çevrilmişti. Ölümle aralarında bir anlık veya birkaç adımlık bir mesafe ya var ya yoktu. Feryat edip ağlamaya başladılar ve ‘’Ya Musa yakalandık!’’ dediler. Hz. Musa onların heyecanını yatıştırdı ve onları teskin etti. Korkmamalarını söyledi. Sonra asasını çıkararak, denize vurdu. Deniz Allah’ın kudretiyle yarıldı. Her iki taraf karşılıklı iki yüksek dağ gibi duruyordu. Hz. Musa ve beraberindekiler ayaklarına su bile değmeden, süratle ve bu mucizeden dolayı sevinç içinde denizin tabanından yürüyerek geçtiler. Karşıya varınca Musa (a. s.) asasını yine suya vurup, eski haline döndürmek istedi ki Firavun ‘un askerleri aynı yoldan geçerek kendilerine yetişmesinler. Allah (c. c.) Firavun’u ordusuyla birlikte denizde boğmak için, Musa (a. s.)’a denizi olduğu hal üzere bırakmasını vahyetti:
‘’Denizi açık bırak; çünkü onlar boğulacak bir ordudur.’’

(44. Duhan, 24)

Firavun denize ulaşınca bu şaşırtıcı mucize ile karşılaştı. Ürperdi ve oraya girmekten korktu. Fakat o bunu ordusuna karşı büyüklük ve kahramanlık gösterisine vesile yaptı. Askerine hitap ederek: ‘’Bakın, benim için nasıl bir yol oluştu. Bana itaatten ve ibadetten kaçan kölelerime mutlaka yetişeceğim. Onları kahrede ede memleketime geri götüreceğim.’’ dedi. Askerini denizdeki yola girmeye teşvik ve tazyik etmeye başladı. Önce askerini sürüyor ki bir tehlike anında kendisi kurtulmuş olsun. Fakat ne yazık ki artık vakit gelip çatmış ve eceli yaklaşmıştı. O sırada gökten bir Melek geldi ve Firavun’un atını denize doğru çekti. Ordu bunu görünce arkasından yürüyüp denize girdiler. Ordunun tamamı denizde açılmış olan yola girince, Allah (c. c) Hz. Musa’ya asasını denize vurmasını vahyetti. Musa (a. s.) asasını denize vurunca, deniz onların üzerine kapanıverdi. Deniz yine eskisi gibi dalgalanmasına devam etti. O melun gruptan bir kişi bile kurtulamadı. Hepsi suda boğuldu. Firavun ise bu hengamede dalgalar arasında ölümle burun buruna gelince, iman ettiğini ve Müslüman olduğunu ilan etti. Ancak imanı ve tövbesi ona fayda vermedi, diğerleri ile birlikte cehenneme yuvarlanıp gitti. İşte Allah (c. c.) bu şekilde deniz ordularıyla nasıl yardım ettiğini, inanan insanlara apaçık bir şekilde göstermiş oldu. Bu Kur’ani ve tarihi olaydan ders ve ibret alıp, Allah’ın da bizlere deniz orduları ile yardım edeceğine inancımızı pekiştirmeliyiz.

b) Matar (Yağmur, Dolu ve Kar):

Allah’ın gökten yağan yağmurlardan, yerden fışkıran sulardan orduları vardır. Allah yer ve göklere emir verip izin buyurduğu zaman, yağmur yağar, sular fışkırarak dalgalar halinde akarak sel olur, tufan olur ve oradaki zalimleri boğar. Gelin hep beraber Nuh (a. s.)’ın kıssasını özet olarak okuyalım:

‘’Onlardan önce Nuh’un kavmi de yalanladı, hem de kulumuzun yalancı olduğunda ısrar ederek: O, delirdi dediler. Ve (Nuh, davetten vazgeçmeye) zorlandı. Bunun üzerine, Rabbine: Ben yenik düştüm, bana yardım et! diyerek yalvardı. Biz de derhal nehir gibi devamlı akan bir su ile göğün kapılarını açtık. Yeryüzünde kaynaklar fışkırttık. (Her iki) su, takdir edilmiş bir işin olması için birleşmişti. Nuh’u da tahtalardan yapılmış, çivilerle çakılmış gemiye bindirdik. İnkâr edilmiş olana (Nuh’a) bir mükafat olmak üzere gemi, gözlerimizin önünde akıp gidiyordu. And olsun ki onu bir ibret olarak bıraktık, ibret alan yok mudur?’’ (54. Kamer, 9-15)

Nuh (a. s.) uzun bir bekleyiş devresinden sonra kavminin iman etmesinden ümidini kesince ve Allah da ona kavminin halihazırda iman edenlerinden başka bir kişinin bile iman etmeyeceğini şöyle vahyedince: ‘’Kavminden iman etmiş olanlardan başkası artık (sana) asla inanmayacak. Öyle ise onların işlemekte olduklarından (günahlarından) dolayı üzülme.’’ (11. Hud, 36) Nuh (a. s.) kavmini mahv-ı helaki için Allah’a dua etti. Allah (c. c.) onun duasını kabul ederek, onları tufanla helak edeceğini ve onlardan kimseyi bırakmayacağını bildirdi ve Nuh’a kendisinin ve inanan cemaatinin binmesi için bir gemi yapmasını vahyetti. Oysa ne Nuh ne de cemaatinden biri gemi yapmayı bilmiyordu. Fakat Cenab-ı Hak ona gemi yapmasını vahyetti ve gemi yapımında lazım olanları ona bildirdi. Nuh gemiyi yapıp bitirince Allah (c. c.) ona ehli ve inananlarla birlikte gemiye binmesini ve her çeşit hayvandan ve canlılardan birer çift almasını emretti. Daha sonra yeryüzünden suyun fışkırmasını gelecek olan azaba alamet kıldı. Alamet görününce, yani yeryüzü su fışkırtmaya başlayınca, Nuh ve inananlar gemiye bindiler. Bunun üzerine Allah (c. c.) semadan öyle bir yağmur gönderdi ki böyle bir yağmuru yeryüzü bundan önce hiç görmemişti. Allah (c. c.) yere emrederek bütün vadi ve köşelerden su çıkarttı. Su seviyesi yeryüzündeki en yüksek dağın bile on beş zira (15 X 75 – 90 cm) daha tepesine yükseldi. Ovası, tepesi, dağı ve çölleri dahil olmak üzere yeryüzünün enine boyuna her tarafını kapladı. Öyle ki yeryüzünde hiçbir canlı dahi kalmadı. Çünkü su ve tufan gemiye binenlerin dışında herkesi boğdu. Bundan dolayı Nuh’a insanlığın ikinci babası denir. Yeryüzündeki canlılar boğulup, yeryüzünde bir tek bile kafir kalmayınca, Allah (c. c.) semaya yağmur yağdırmamasını, yere de üzerini kaplayan suyu yutmasını ve önceden olduğu hale getirmesini emretti ki bu sırada gemi de Cudi Dağı’na ulaşmış bulunmaktaydı. Bu dağın Irak’ın Musul Şehri yakınlarında büyük bir dağ olduğu bilinmektedir. (Başka rivayetlere göre Anadolu Toprakları içerisinde ve Şırnak’taki yüksek dağdır.)

İşte bu şekilde Allah (c. c.) Nuh (a. s.)’a ve inananlara yağmur orduları ile yardım etti ise, bugünün gerçek Müslümanlarına da öylece yardım edecektir.

c) Rih (Rüzgâr):

Allah (c. c.)’nün rüzgarlardan kendine mahsus orduları vardır. Allah Teala emir verdiği zaman, hiçbir şeyi bırakmayacak ve hiçbir şey eski halinde kalmayacak şekilde zir ü zeber (altüst, darmadağın) eder. Amerika’da ve bazı bölgelerde esen kasırga, tayfun ve hortum rüzgarlarının yaptığı tahribatı hemen hemen her gün veya her hafta TV haber bültenlerinde hep beraber görmekteyiz. Ama hala ibret alıyor muyuz? Tabii afet, doğal felaket deyip geçiştiriyoruz. Hiç düşünmüyoruz. Hiç sormuyoruz. Bunlar neden oluyor ve bunları kim yapıyor? Allah (c. c.) şöyle buyuruyor:

‘’Ad Kavmi (peygamberleri Hud’u) yalanladı da azabım ve tehdidim nasılmış (gördüler). Biz onların üstüne, uğursuzluğu devamlı olan o günde dondurucu bir rüzgâr gönderdik. O rüzgâr, insanları, sökülmüş hurma kütükleri gibi yere seriyordu. Nasılmış Benim azabım ve uyarılarım?’’ (54. Kamer, 18-21)

Açıklama:

Ad Kavmi’nin Helakı Nasıl Oldu?

Ad Kavmi Allah’ın nebisi Hud (a. s.)’a karşı taşkınlık ederek isyan ettiği ve onlara ikaz ve nasihat fayda vermeyip, sapıklıklarına devam ettiğinden, Allah (c. c.) onlara üç yıl yağmur vermedi. Bela ve meşakkat artınca yağmur duasına çıkarak yardım istediler. Allah onlara kesif bir bulut gönderdi. Bulutu gördüklerinde bol yağmur yağacağını sanarak sevindiler ve birbirlerini tebrik ettiler. Aynı zamanda da Allah’ın dualarını kabul ederek, rahmeti ile imdatlarına yetiştiğini zannettiler. Ne var ki bulut kendilerini gölgelendirince, onun simsiyah olduğunu fark ederek korkuya kapıldılar. Daha sonra kök kurutan bir rüzgâr esmeye başladı ve Allah onları böylece yedi gece ve sekiz gün uğursuzluğa musallat kıldı. Sonra da onları helak etti. Vücutları adeta sökülmüş kuru hurma kütükleri gibi olmuştu. Allah Teala rahmeti ile Hud Aleyhisselam’ı ve ona uyanları (müminleri) bu şiddetli azaptan kurtardı.

Ad Kavmi’nden helak olanlar sanki başka yerde helak olmuş gibi ne kendilerinden ne de beldelerinden herhangi bir eser kalmıştı. Çünkü rüzgâr her şeyi silip süpürmüştü. Bu konuda Cenab-ı Hak:

‘’Nihayet onu vadilerine doğru yayılan bir bulut şeklinde görünce: Bu bize yağmur yağdıracak yaygın bir buluttur dediler. Hayır! O, sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir. İçinde acı azap bulunan bir rüzgardır! O (rüzgâr), Rabbinin emriyle her şeyi yıkar, mahveder. Nitekim (o kasırga gelince) onların evlerinden başka bir şey görülmez oldu. İşte Biz suç işleyen toplumu böyle cezalandırırız.’

(46. Ahkaf, 24-25) buyurmaktadır. Ayrıca Rabbimiz şöyle haber vermektedir:

’Ad Kavminde de (ibretler vardır). Onlara kasıp kavuran rüzgârı göndermiştik. Üzerinden geçtiği şeyi canlı bırakmıyor, onu kül edip savuruyordu.’’ (51. Zariyat, 41-42)

d) Sayha (Ses):

Allah’ın ordularından bir kısmı da sayhadır(ses). Ses ama nasıl bir ses? O sesin ne olduğunu biliyor musunuz? O ses öyle korkunç bir sestir ki Allah (c. c.) onu Semud kavmine gönderdi ve o kavmi kırılıp dökülen otlar gibi kılıverdi. Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:

‘’Biz onların üzerlerine korkunç bir ses gönderdik. Hemen hayvan ağılına konan kuru ot gibi oluverdiler.’’ (54. Kamer, 31)

Semud Kavmi Salih (a. s.)’ın peygamber olarak gönderildiği kavmin adıdır. Salih (a. s.) bu kavmi kötülüklerden uzaklaştırmak için çok nasihatta bulundu. Bütün çabalarına rağmen nasihat kabul etmeyen ve isyan ve taşkınlıklarının hakkı görmeyecek kadar kör, Allah’ın rahmetini kabul etmeyecek kadar sağır kıldığı zorbalar deveyi öldürmekten başka bir şey düşünmüyor ve onu süratle boğazlamak istiyorlardı. Bu olayı Kur’an’dan dinleyelim:

’Derken o dişi deveyi ayaklarını keserek öldürdüler ve Rablerinin emrinden dışarı çıktılar da: ’Ey Salih! Eğer sen gerçekten peygamberlerdensen bizi tehdit ettiğin azabı bize getir bakalım!’ dediler.’’ (7. A’raf, 77)

‘’ (Semud kavminin bulunduğu o Hicr adlı) şehirde dokuz kişi (elebaşı) vardı ki bunlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlar, iyiliğe hiç yanaşmıyorlardı.’’ (27. Neml, 48)

Bu fesatçılar deveyi katlettikten sonra, Salih (a. s.)’ın onları Allah’ın azabından sakındırması ve deveyi kesmelerinden üç gün sonra gelecek bu azabı beklemelerini söylemesi üzerine Salih (a. s.)’ı da katletmeye karar verdiler. İşte Salih’i öldürmeyi düşünen zorbalar düşüncelerini gerçekleştiremeden Allah (c.c.) başlarına semadan taş yağdırarak kavimlerinden önce onları yerle bir etti. Salih (a.s.)’ın haber verdiği üç günün birinci gününde Semud kavminin yüzleri sapsarı, ikinci gününde kıpkırmızı ve üçüncü gününde simsiyah kesildi. Üç gün sona erip dördüncü günün sabahında güneş doğar doğmaz üzerlerinden şiddetli bir gök gürültüsü, altlarından sarsıntılar (zelzele) başladı. Hakikat tahakkuk edip, ses (sayha) kesildiği ve sarsıntı dindiğinde hepsi yerle bir olmuşlardı. (İbn-i Kesir)

Ayrıca o korkunç sesi Allah (c.c.) Şuayb (a.s.)’ın kavmine de gönderdi. Şuayb (a.s.)’ı ve onunla beraber iman edenleri kurtardıktan sonra, onların hepsini yer zer ü zebil eyledi. Bu konuda Kur’an-ı Kerim şöyle haber vermektedir:

“Emrimiz gelince Şuayb’ı ve onunla birlikte iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık; zulmedenleri ise korkunç bir gürültü yakaladı da yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. Sanki orada hiç barınmamışlardı. Biliniz ki Semud Kavmi Allah’ın rahmetinden uzak olduğu gibi Medyen kavmi de uzak oldu.’’

(11. Hud, 94-95)

Hz. Şuayb pek fasih ve beliğ bir zat idi ve kavmine pek hikmetli öğütler verdi. Fakat onlar dinlemediler. Nihayet Eyke üzerine yedi gün süren şiddetli bir sıcak musallat oldu. Bütün ırmaklar bile kaynamaya başladı; sonra üstlerine gelen bir buluttan ateş yağmaya başlayınca, hepsi yanarak helak olup gitti. Medyen ahalisi de bir sayha (ses) ile telef oldu. Şuayb (a.s.) ise kendisine iman edenlerle beraber Mekke-i Mükerreme’ye hicret ederek, vefatına kadar oradan ayrılmadı.

e) Hicaretün (Taşlar):

Allah’ın ordularından bir bölümünü de taşlar teşkil etmektedir. Allah (c.c.) göğe emir ve izin verdiği zaman, gök o taşları yağmur gibi yağdırır. Bu olay özellikle Lut (a.s.)’ın kavmi üzerine vaki olmuştur. Şöyle ki Ürdün civarındaki Sedum şehrinde yaşayan insanlar vardı. Bu şehrin insanları yol bakımından insanların en çirkini, niyet bakımından en kötüsü, fıtraten en azgını ve iman bakımından en azılı kafiri idi. Çünkü onlar yol kesiyor ve kalabalık mekanlarda münker irtikap ediyorlardı da hiçbir kimse onların işlediği bu kötülüğe mâni olmuyordu. Halbuki onlar ne çirkin işlerle iştigal ediyorlardı. Lut (a.s.)’ın kavmi kendilerinden önce hiç kimsenin yapmadığı en çirkin ve en kötü suçu işlemekteydiler. Bu çirkin fiilin ismi ‘’oğlancılık’’ veya ‘’Lutilik’’ ‘tir. Günümüzün güya çağdaş veya modern dünyasında bu fiili işleyenlere ‘’Eşcinseller’’ veya ‘’Homoseksüeller’’ denilmektedir. İşte günümüzün modern ve medeni dünyasının yüzkarası AIDS belası da bunlardan yayılmaktadır. Bu konuda Kur’an-ı Kerim şöyle beyanda bulunmaktadır:

‘’Rabbinizin sizin için helal kıldığı zevcelerinizi bırakıp da erkeklere mi gidiyorsunuz? Doğrusu siz haddi aşan bir kavimsiniz.’’ (26.Şuara, 165-166)

Lut (a.s.) misafirlerinden emin olmakla, münakaşalar ve gürültüler içinde kavmini terk edip, sabah olmadan kasabadan çıkabilmek için hazırlanmaya başladı. Lut (a.s.)’ın kavmi misafirlerini yakalamak için Lut (a.s.)’ın evine hücum etmek istediklerinde Allah (c.c.) onların gözlerini kör etti de onlar evi bulamadılar. Henüz güneş doğmaya başlamıştı ki tüm kasaba içindekilerle birlikte çöle dönerek harap olmuştu. Zira Allah (c.c.) çeşitli azaplarla onları helak etmişti. Şöyle ki:

I) Kasabanın altını üstüne getirmişti.

II) Allah (c.c.) onların üstüne semadan azap gönderdi.

III) Üzerlerine ateşte pişirilmiş çamurdan taşlar yağdırdı.

Lut (a.s.)’ın karısı da kavmi ile birlikte helak oldu. Çünkü o da Allah’a iman etmemişti. Kavminin uğradığı azap onu da içine dahil etmişti. Bir Peygamber hanımı olması bile onu bundan kurtaramamıştı.

(Not: Bu konu hakkında daha geniş malumatı şu ayetler ve tefsirlerinde bulmak mümkündür: Hud, 77-81; Kamer, 37; Hud, 82; Hicr, 73-74; A’raf, 83)

f) Tayr (Kuşlar):

Allah (c.c.)’nün kuşlardan da orduları vardır. Dilediği zaman onları zalimlerin üzerlerine salıverir. Aynen Ashab-ı Fil’e gönderdiği gibi. Bu olayı en güzel bir şekilde hepimizin malumu olduğu üzere namazlarımızda okuduğumuz kısa surelerden biri olan ‘’Fil Suresi’’ dile getiriyor. Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır:

‘’Rabbinin fil sahiplerine yaptığını görmedin mi? Onların (Kabe’yi yıkmak için) kurdukları tuzaklarını boşa çıkarmadı mı? Üzerlerine Ebabil kuşlarını gönderdi. Onlara pişirilmiş çamurdan taşlar atıyorlardı. Onları yenilmiş ekin yaprağı gibi (darmadağın)etti.’’ (105. Fil, 1-5)

Fil Olayının Kısaca Özeti:

O gün Yemen diye bilinen bölgede Ebrehetül- Eşrem adlı bir vali vardı. Bu vali normal olarak Habeşistan Kralı’nın Yemen’e tayin etmiş olduğu Hristiyan bir validir. O tarihte Mekke çok gelişmiş bir ticaret merkezidir. Mekke’nin böyle bir ticaret merkezi olmasında en büyük amil Allah’ın evinin, yani Kâbe-i Muazzama’nın Mekke’de bulunmasıydı. Kabe’yi ziyarete gelen binlerce insan, günlerce ve hatta aylarca Mekke’de kalıp ticaretle meşgul oluyorlardı. Kabe’yi ziyarete giderken de kendi ülkelerindeki ürünlerden ve eşyalardan götürüp Mekke’de satıyorlardı. Oradan da kendilerine lazım olan malları satın alıyorlardı. Mekke’nin bu ticari konumunu kıskanan Ebrehe, tüccarları Yemen’e cezbetmek için planlar kurmaya başlar. Bu planlardan en önemlisi ise, Yemen’in o zamanki büyük şehirlerinden biri olan Sana’da çok muhteşem bir kilise yaptırmaktı. Kilise yapıldıktan sonra bütün Arapları ve diğer insanları o kiliseyi ziyarete teşvik etmek olacaktı. Eğer insanlar Kabe’yi değil de Sana’daki kiliseyi ziyaret ederlerse, Yemen tek başına ticaret merkezi haline gelecekti.

Ebrehe bu düşüncesini Habeşistan Kralı’na anlatınca, kabul gördü. Çok büyük miktarda bir ödenek ayrılarak kendi zamanında eşi olmayan muhteşem bir kilise inşa edildi. Kilisenin açılışı her tarafa ilan edildi. İleri gelen devlet adamları ve kabile reisleri davet edildi. Ebrehe’nin Kabe’ye karşı düzenlediği ve apaçık ortada olan bu planına çok kızmışlardı. Bir gün Araplardan bir şahıs kilisenin içine gizlice büyük abdestini yapar ve pisliğini de duvarlarına bulaştırır. Olaydan haberdar olan Ebrehe küplere biner ve Kabe’yi yıkmak için filler eşliğinde büyük bir orduyla yola düşer. Kabe’ye yaklaştıklarında, Yüce Allah kuşlar vasıtasıyla Ebrehe’nin ordusuna ateşten taşlar attırmak suretiyle çoğunu helak eder.

Ölmüş olan hayvan ve insanlar çiğnenerek yenilmiş ekin yapraklarını andırmaktadır. Allah her şeye kadirdir. Dilerse her şeyi yapar. Gördük mü şimdi Allah (c.c.) kafir ve zalimlerin cezalarını nasıl veriyor?

Özetleyecek olursak:

I) Allah(c.c.)’nün müminlere ve dinine yardımcı olanlara her zaman yardımcı olduğu gerçeğine işaret edilerek, başta Peygamber olmak üzere bütün müminlere moral ve teselli verilmektedir. Daha doğrusu burada ilahi bir müjdenin haberi verilmekte.

II) Allah (c.c.)’nün azabının şiddeti hatırlatılarak, zalimlere Allah’a yönelmeleri ikazında bulunuluyor.

III) Allah (c.c.)’nün her şeye kadir olduğunu öğrenmiş olduk.

g) Bit, Kurbağa, Çekirge ve Tufan:

İşte bütün bunlar Allah (c.c.)’nün ordularıdır. Dilediği zaman zalimlerin üzerlerine gönderir. Bununla alakalı ayet-i kerimelerde Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:

‘’Bunun üzerine Biz de ayrı ayrı mucizeler (ayetler) olarak üzerlerine tufan, çekirge, buğday güvesi, kurbağa ve kan musallat kıldık. Ama yine büyüklük tasladılar ve suçlu günahkâr bir kavim oldular.’’ (7. A’raf, 133)

Allah (c.c.) bu orduların hepsini Firavun’un kavminin üzerine birer bela olarak gönderdi:

- Bit diye tercüme ettiğimiz küçük kurtlar: Bunlar hububatı tahrip eden kurtçuklardır. Deniyor ki bunlar ‘’kummal’’ diye bilinen bir haşarat türüdür. Yahut onları yattıkları yerleri istila edip gözlerini bile yummalarına imkân vermeyen sivri sineklerdir veyahut şu bildiğimiz bit veya kenedir.

- Kurbağa: Kurbağalar öylesine çoğaldı ki dünya başlarına dar geldi. Yemeklerine ve diğer kaplarının içine düşüyorlar, yataklarının ve elbiselerinin içine dahi giriyorlardı.

- Çekirge: Allah (c.c.), o ana kadar daha hiç görülmeyecek derecede öyle çok çekirgeyi aynı zamanda gönderiyordu ki bunlar bitkilerin üzerine konduklarında güneş ışınlarının aşağıya ulaşmasını engelliyorlardı. Mahvetmedik ne bir bitki ne de meyve bırakıyorlardı.

- Tufan: Bu da meyve dahil tüm tarım ürünlerini telef edecek miktarda yağmur düşmesi demektir. İbn-i Abbas (r.a.)’ dan rivayet edildiği üzere tufan yüzünden taşan Nil Nehri ekilmiş tarla ve bahçeleri harap etmiştir.

h) Saika (Yıldırım ve Ölüm):

Allah (c.c.)’nün ordularından biri de saikadır. O onu dilediği zaman dilediği yere gönderir. Nitekim Semud kavmine gönderdiği gibi. Bu konu Kur’an-ı Kerim’de şöyle dile getirilmektedir:

‘’Semud Kavminde de (ayetler vardır) Hani onlara: ‘’Belli bir süreye kadar faydalanın!’’ denmişti. Rablerinin emrine karşı geldiler. Onlar bakınıp dururken, onları yıldırım çarpmasıyla yakalayıverdi. Ne ayağa kalkabildiler ne de (azabı engelleyecek) bir yardım bulabildiler.’’ (51. Zariyat, 43-45)

Sayha (ses) bölümünde beyan ettiğimiz gibi, Semud Kavmi çeşitli azaplarla helak oldu. Şöyle ki:

I) Onları yok eden azap saikaydı (yıldırımdı).

II) Onları yakalayan sesti. (Sayha idi)

III) Üzerinde gezdikleri yerin sarsılıp sallanması (yani deprem).

Burada sadece saika ile ilgili bir ayete daha yer verelim:

‘’Semud’a gelince, biz onlara hidayet verdik. (Fakat) onlar körlüğü/dalaleti hidayete tercih ettiler. İşlediklerine (masiyetlere) karşılık, alçaltıcı azabın yıldırımları onları yakalayıverdi.’’ (41. Fussilet, 17)

i) Melaike (Melekler):

Allah (c.c.)’nün meleklerden de orduları vardır ki onları bizler göremiyoruz. İnanmış sayıca az bir toplulukla beraber cenge iştirak ederler ve bu sayıca az olanları müdafaa ederler. Allah (c.c.)’nün emri ile onları aynı zamanda muhafaza ederler. Aynen Bedir harbinde Müslümanların safında savaş meydanına girdikleri gibi. Bu konuda Peygamberimiz ve Ashabına ilahi yardımların ulaştığını beyan eden birkaç ayet-i kerimeyi buraya alıyoruz:

‘’Hani Rabbin meleklere vahyediyordu: ‘’Şüphesiz ki Ben sizinle beraberim, iman edenleri destekleyin ve sabit kılın. Ben Kafirlerin kalplerine şiddetli bir korku salacağım. (Öyle ise) vurun boyunlarının üstüne, vurun onların bütün parmaklarına!’’ (8. Enfal, 17)

‘’Andolsun ki Allah, birçok yerde size yardım etti. Huneyn gününde de (yardım etmişti). Hani sayıca çokluğunuz hoşunuza gitmiş, fakat size hiçbir fayda sağlamamıştı. Yeryüzü tüm genişliğine rağmen size dar gelmiş, sonra da arkanızı dönüp kaçmıştınız. Sonra Allah Resul’ünün ve müminlerin üzerine (onlara güven veren ve kalplerini yatıştıran) sekineti indirmişti. Görmediğiniz orduları da indirmiş ve kafirlere azap etmişti. Bu küfre sapanların cezasıdır.’’ (9. Tevbe, 25-26)

‘’Siz ona (Resul’e) yardım etmezseniz, muhakkak Allah ona yardım etmiştir.

Hani kafirler iki kişiden biri olarak onu (Mekke’den) çıkarmışlardı ve ikisi mağaradayken arkadaşına (Ebu Bekir’e): ‘’Üzülme! Allah bizimle beraberdir.’’ demişti. Allah onun üzerine (güven veren ve kalbini yatıştıran) sekinetini indirmiş, görmediğiniz ordularla onu desteklemiş ve kafirlerin sözünü (şirke davetlerini) en alçak kılmıştı. Allah’ın sözü (tevhid daveti) en yüce olandır. Allah (izzet sahibi, her şeyi mağlup eden) Aziz, (hüküm ve hikmet sahibi olan) Hakimdir.’’ (9. Tevbe, 40)

Önemli Bir Not:

Bu ayetlerin nüzul sebeplerini ve açıklamalarını iyice öğrenmek için, tefsir ve Siyer-i Nebi’nin bununla alakalı bölümlerini okumak gerekmektedir. İnşallah o zaman mevzu daha iyi anlaşılacaktır.

Savaş meydanındaki ilahi imdadın verdiği kahramanlığın yüceliği ne güzeldir! Allah melekleri müminlerle beraber gönderiyor ve sonra onlarla beraber olduğunu haberdar ediyor. Bu beraberlik, meleklerin müminlerle ve Allah’ın da meleklerle beraber oluşu, savaş ve şehadet meydanlarında şahlanan imanın kahramanlık destanlarını yazdırmıştır. Bu savaşın taraftarları nasıl birbirlerine denk olabilirler ki! Allah (c.c.), melekleri, yerden ve göklerden imdada koşan Allah’ın orduları, hepsi sayıca az ama, inanmış toplumla beraber. Halbuki görünürde çok kalabalık toplumlarla, manevi yönden zayıf ve güçsüz askerler vardır. Bunların bir avuç maddi güçleri ve bir avuç silahları mevcuttur. Bunları gören insanlar, dünyada devran eden olaylarla ve siyasi arenada olup bitenleri de göz önünde bulundurmakta ve buna göre hesap kitap yapıp bunların güçlü olduklarına hüküm vermektedirler. Ne de kötü hüküm veriyorlar?

Hiç düşünmüyorlar mı ki bir tarafta Allah (c.c.) ve orduları, diğer tarafta zalimler ve orduları! Aklı olana bir saniyelik tefekkür işin sonunu anlamaya yeter. Allah’ın gücünden, kuvvetinden daha büyük bir güç ve Allah’ın ordularından daha kuvvetli ordular tasavvur edilebilir mi? Herhangi bir devletin Allah’ın saltanatından daha büyük olabileceğini düşünmek mümkün mü?

Evet, bütün bu gerçeklere rağmen, biz Müslümanlar hala çoğu zaman bu konuda tehlikeli vartalara düşebiliyoruz. Bunun sebebi, daha henüz akıllanmamış olmamız ve olaylara gayri Müslimlerin gözü ve gözlüğüyle bakmamızdır. Olayları Yahudi inancı üzerine bina edilmiş olan günümüzün politika hesap ve dengelerine göre düşünüyor ve ona göre hüküm veriyoruz. İşte bu yanlış anlayış ve bakışın cezasını hep beraber çekmek zorundayız.

2. Unsur: Mal (Maddi Güç ve Para):

Fakat hemen peşin fikirli olmayalım! Yani hemen demeyelim ki güç, para ve ekonomi onların elinde hem onlar çoğunlukta ve hem de tüm imkanlara sahipler. Evet, bu düşünce zahiri açıdan belki doğru olabilir, ancak geçen satırlarda beyan edildiği üzere, Allah (c.c.)’yü çok iyi tanımamız gerekirdi. (Marifetullah)

Eğer Allah (c.c.)’nün dokuz maddede açıkladığımız ordularının varlığını kabul ediyor ve inanıyorsak, yerlerin göklerin mülkünün ve hazinelerinin Allah (c.c.)’nün olduğuna imanımız tam ise, geriye ne kalır ki? Gelin hep beraber Kur’an’a kulak verelim.

Şöyle ki münafıklar şöyle bir tasavvura sahiptiler: Eğer müminlerin ekonomilerini alt üst eder, maddi ve manevi güçlerini zayıflatır ve onlara ekonomik ambargo uygularsak, güçleri kalmaz, İslam’a çağrıları ve hizmetleri dumura uğrar ve onların işlerini bu şekilde bitiririz diyorlardı. Ama bu sırada Allah (c.c.)’yü hesaba katmıyorlar, Rasulullah’ı ve müminleri sahipsiz sanıyorlardı. Allah onlara gereken cevabı vermek ve inananların moral ve maneviyatlarını yükseltmek için, şu ayetleri vahyetmekle birlikte şöyle buyurdu:

‘’Allah Resul’ünün yanında bulunanlar için infakta bulunmayın ki dağılıp gitsinler’’ diyenler onlardır. Göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır. Fakat münafıklar anlamazlar.’’ (63. Münafikun, 7)

Az ama inançlı toplum, kuvvete (Allah’ın ordularına), mal ve maddi güce (Allah’ın hazinelerine) sahip olduktan sonra daha neye ihtiyacı olabilir ki? Bunun İslam ıstılahında kelime ve kavram olarak ismi: Tesdid’tir. Şimdi kısaca bunu izaha gayret edelim:

3. Unsur: (Tesdid):

Nedir bu tesdid? Tesdid demek askeri talim, cihada hazırlıklı ve cesaretli olmaktır. Başarı ve galibiyet elde etmek için gereken yol ve yöntem, plan ve proğram ve dahi stratejileri öğrenmek demektir. Tesdid, cihad için yapılması gereken öğretim ve eğitimdir. Ne iş yapılacak, nasıl hareket edilecek, insanlar Allah’a nasıl davet edilecek, Hak en gür sesle ne zaman haykırılacak, ne zaman gizlenecek, ne zaman açığa vurulacak, ne zaman gizli konuşulup, gizli çalışılacak, gençlik ve enerji ne kadar süre dizginlenecek, ne zaman gençlik ve delikanlılığın hakkı verilecek ve ileriye atılınacak, tağutlara, azgınlara ve İslam düşmanlarına karşı ne zaman şiddet ve kaba kuvvete baş vurulacak, onlarla ne zaman rıfk (tatlılık) ve mülayemetle (yumuşaklık) konuşulacak, ne zamana kadar zulme karşı tahammül edip sabredilecek, ne zaman çarpışılacak ve savaşılacak, insanlara nasıl muamele edilip onlarla birlikte yaşanılacak, Allah’tan kaçan insanlar nasıl cezb edilip Allah’a yaklaştırılacak, insanlar nasıl mudare ve idare edilecek ve nasıl hikmet ve güzel öğütle Allah’a çağrılacak, cereyan etmekte olan menfi ve müspet olaylara nasıl bakılacak ve nasıl değerlendirilecek, tağuti ve küfri düzenlerin gölgesinde direnerek sabır mı edilecek, yoksa hicret edip din için kaçılacak mı, ne zaman evlerde inzivaya çekilinecek ve ne zaman sokağa çıkılacak, ne zaman cihad (harp) ilan edilecek, caddelerde cihad silahları ne zaman patlayacak, insanlar nizam ve intizam içinde ne zaman ve nasıl idare edilecek, mazlum ve mağdur insanlara nasıl yardımda bulunulacak, güç, kuvvet ve izzet ne zaman ve nasıl ispat edilecek ve nasıl mukatele edilecek, savaş için nasıl hazırlık yapılacak, düşmanla karşılaşma ve savaş planları nasıl hazırlanacak, düşmanların kalbine nasıl korku salınacak, onlara nasıl tuzak kurulacak ve onlar nasıl oyuna getirilecek. Çünkü harp hiledir. İşte bütün bunlara nasıl ve ne zaman ulaşılacak? Bunların tek cevabı Talim ve Eğitimde gizlidir. O da Tesdid demektir.

Şüphe yok ki bütün bunlar ilimle kaim olur ve ilimle elde edilir. Mesela davet ilmi bir nurdur ki Allah (c.c.) onu davetçilerin gönüllerine atar ve davetçiler insanlar arasında bununla yürür ve insanlara bununla muamele ederler. Yine şüphe yok ki Allah yoluna davet eden davetçilerin üzerine bu ilmi iktisap etmek vaciptir. Daha önceki davetçilerin tecrübelerinden istifade etmeleri gerekmektedir. Çünkü onlar büyük eylem ve hareketlerinde zaman zaman isabet etseler de bazen de hedeflerine ulaşmada hata yapmışlardır. Buna mukabil İslam düşmanları Allah ve Resulüne düşmanlıklarındaki hareket tarzlarında bu olaydan dolayı tüm çabalarını harcarlar, nitekim bugün birtakım cihazları, şahısları ve geniş kapsamlı planlar için ne varsa harcadıkları gibi.

Az ama inanmış bir cemaaatın bu yönlerde ve konularda yüzde yüz çaba harcaması gerekmektedir. Yani kuvvete, maddi imkanlara, askere ve askeri konulara ihtimam göstermek icap ettiği gibi, talim, cihada hazırlık ve eğitim konularına da önem vermek gerekmektedir. İşler asla tesadüfe bırakılmamalıdır.

Fakat bütün bunlara rağmen şüphe götürmeyen bir hakikat daha var:

O da inanmış bir cemaatin amel, çaba, talim, hazırlık gibi bu alanda verdikleri emeklerinde tek başına bırakılmayacakları gibi, Allah (c.c.) tarafından savaş alan ve cephelerinde de yalnız konulmayacaktır. Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır:

‘’Yol gösterici ve yardımcı olarak Rabbin yeter.’’ (25. Furkan, 31)

’Bizim uğrumuzda cihad edenlere elbette (en doğru olan) yollarımızı gösteririz. Şüphesiz ki Allah muhsinlerle (kulluğunu en güzel şekilde yapmaya çalışanlarla) beraberdir.’’ (29. Ankebut, 69)

Bir islami cemaatin hareket ve çalışmalarında yol gösteren ve yardım eden Allah(c.c.) olduktan sonra, hiçbir davetçiye yakışmaz ki birilerinden yol göstermesi ve yardım etmesi için medet umsun. Bu ve benzeri ayetlerde beyan edildiği gibi, Allah yoluna davette bulunan davetçiler, Allah (c.c.)’nün hidayeti ve muaveneti sayesinde ve Allah’ın bir rızık olarak vereceği nur ile insanlar arasında dolaşırlar, insanlara nasıl muamele edileceğini bilirler, dost ve düşmanları ile nasıl teşrik-i mesaide bulunulacağı hakkında yeterli bilgi ve tecrübeye sahiptirler ve yerinde, zamanında ve usulüne uygun tatbik ederler. Allah tarafından nuru alınmış kalplere, akıl ve duygulara nasıl hitap edileceğini ilahi nur sayesinde en iyi şekilde bilir ve eylem planına koyarlar. Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır:

‘’Ölü iken dirilttiğimiz ve insanlar arasında yürümesi için kendisine bir nur (ışık) kıldığımız kimsenin durumu, karanlıklar içinde olup oradan çıkamayan kimsenin durumu gibi midir?

Böylece Biz her beldenin ileri gelenlerini oranın suçlu günahkarları kıldık ki orada tuzaklar kursunlar. Oysa onların tuzakları, yalnızca kendilerine zarar verir. Ancak farkında bile değildirler.’’ (6. Enam, 122-123)

Bu iki ayet-i kerimeyi maddeler halinde özetleyecek olursak:

a.) İman hayat, küfür ise ölümdür. Mümin nur içinde, kafir ise karanlıklar içinde yaşar.

b.) Şeytan ise çirkin amel işleyenlere o ameli güzel gösterir.

c.) Her şehirde halka tuzak kuran suçlular vardır.

d.) Tuzak en sonunda tuzak kuranın kendisine döner.

e.) Kur’an inerken Mekke müşrikleri hakkı kabul etmemek için direnmişlerdi. Sonuç herkesçe malum. Bugün de müşrikler, laikler, ateistler, sabataycılar, sözüm ona demokratlar, cumhuriyetçiler, evangelist, mason ve benzerleri hakkı kabul etmeyip Müslümanlara karşı tuzak kurmak ne demekmiş elbet bir gün görecekler. Yalnız bunların akıbetleri Mekke müşriklerinden daha da korkunç olacak!

f.) Yer yüzünde suç işleyenler asla cezasız kalmayacaktır.

4. Unsur: Tesbit (Sebat, Devamlılık ve Maneviyat):

İlahi yardıma güvenmek davetçilerin hayatında maneviyatın yükselmesine vesiledir. Bu haller davetçilerin hususiyetlerindendir. O davetçiler ki Allah (c.c.)’ye inanıyor ve O’na güveniyorlar. Zira yalnız iman bile tek başına onların Allah (c.c.) tarafından güven, itminan, sekine, istikrar ve sebat gibi güzel hasletleri elde etmelerine vesile olabilir. Allah (c.c.) bu hususta şöyle buyurmaktadır:

‘’İmanlarına iman katsınlar diye, müminlerin kalbine sekineti indiren O’dur. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah, (her şeyi bilen) Alim, (hüküm ve hikmet sahibi olan) Hakim’dir.’’ (48. Fetih, 4)

‘’Andolsun ki o ağacın altında sana biat ettikleri zaman, Allah müminlerden razı olmuştur. Onların kalplerinde olanı (samimiyeti) bilmiş, üzerlerine sekinet indirmiş ve onları yakın bir zaferle mükafatlandırmıştır. Ve alacakları birçok ganimeti de (mükafat olarak vermiştir.) Allah (izzet sahibi, her şeyi mağlup eden) Aziz, (hüküm ve hikmet sahibi) Hakim’dir.’’ (48. Fetih, 18-19)

Mealini verdiğimiz bu ayet-i kerimeler ve Fetih Suresindeki muhtelif ayet-i kerimelerden şu hakikatler ortaya çıkmaktadır:

a) Allah (c.c.)’nün Peygamberimize ve İslam Ümmetine büyük bir zafer nasip ettiği ve bunun tekrarlanabileceği bildirilmektedir.

b) Allah(c.c.)’nün kula nimet vermesi, kulun şükretmesini, kulun şükretmesi de affedilmeyi ve nimetin artırılmasını gerektirir.

c) Peygamber ve müminlerin sabretmeleri ve cihad etmeleri karşılığında Allah (c.c.) tarafından ödüllendirildikleri açıklanmaktadır.

d) Kafirlerin müminlerin zaferine üzülüp kederlendikleri ve bu üzüntünün onlar için dünyada uğradıkları azap olduğu bildiriliyor.

e) Rıdvan biatına katılan müminlerin üstünlüğü ve Allah (c.c.)’nün kendilerinden hoşnut olmakla onlara değer verdiği anlatılıyor.

f) Yüce Allah sadık, sabırlı ve mücahid kullarını dünya ve ahiret nimetleriyle mükafatlandırıyor.

‘’Sonra Allah Resulünün ve müminlerin üzerine, (onlara güven veren ve kalplerini yatıştıran) sekineti indirmişti. Görmediğiniz orduları da indirmiş ve kafirlere azap etmişti. İşte kafirlerin cezası budur.’’ (9. Tevbe, 26)

İşte bu ilahi sekine ve sükûnet öyle bir şeydir ki insanın içine istikrar verir. Üzüntü, keder, ruhi bunalım ve çalkantılara karşı en zor anlarda sükûnet, huzur ve güven verir. İlaveten Hz. Allah mümin davetçi ve mücahidlere, cenk ve savaş meydanlarında, durumunda ve imanında, sözünde, dünya ve ahiretinde sebat ihsan eder.

Rabbimiz Teala şöyle buyurmaktadır:‘’Allah iman edenleri dünya hayatında da ahirette de sabit sözle (La ilahe illallah) sapasağlam kılar. Allah zalimleri saptırır ve Allah dilediğini yapar.’’(İbrahim, 27)

Bu ayette Allah müminlere iman üzere ölebilmeleri için, onları iman üzere sabit kılacağını ve kabir azabından, Münker ve Nekir’in sorularına cevaplamakta yardım edeceğini vadetmiştir.

Yine Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır:

‘’Ey iman edenler! Siz Allah’a yardım ederseniz, (Allah da) size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.’’ (47. Muhammed, 7)

Ey Allah’ı Rab, İslam’ı din ve Hz. Muhammed (s.a.v.)’i Peygamber olarak tanıyanlar! Eğer düşmanlarınızla savaşmak suretiyle Allah’ın dinini, Peygamberini ve dostlarını desteklerseniz, yani bu anlamda Allah(c.c.)’ye yardım ederseniz, Allah da size yardım eder, düşmanlarınıza karşı sizi galip kılar, kafir ve müşriklerle karşı karşıya geldiğiniz bütün savaşlarda ayaklarınızın yere sağlam basmasını sağlar. Bu Allah(c.c.)’nün kesin bir vaadidir. Allah yolunda yapılan cihadların tarihi boyunca, O bu vaadini nice kereler mümin kulları lehine gerçekleştirmiştir. Bu nedenle kim Allah’ın dinini ve dostlarını desteklemek suretiyle O’na yardım ederse, gerçek zafere, başarıya ulaşır ve kurtuluşa erer. Muhammed Suresinin 8. Ayet-i Kerimesinde ise özetle şu haber verilmektedir:

Kafirler hem dünyada hem de Ahirette bahtsızlık ve hayal kırıklığı ile karşılaşacakları yolunda uyarılmaktadırlar. İlahi lütuflar sadece bununla kalmıyor. Aynı zamanda Allah kalpleri birbirine bağlar. Zira kalpler, mihnet ve meşakkat anında zayıflık gösterir. Bu güçsüzlük ve zayıflık sertleşen ve uzayan mihnet ve meşakkat anlarında insanda daha çok yoğunlaşır. Bu esnada insanların çoğu kuvvet ve istikamet yönünde ağaç yaprakları gibi birer birer dökülmeye başlar. Ancak bu durum müminler için geçerli değildir. Çünkü Hz. Allah müminlerin kalplerini birbirine bağlar:

‘’Hani Allah’tan bir güven içinde olasınız diye sizi bir uyku hali bürümüştü ve (Allah) sizi onunla temizlemek, sizden şeytanın pisliklerini gidermek, kalplerinizi (yakin ve kararlılık ile) pekiştirmek ve ayaklarınızı sabit kılmak amacıyla gökten sizin için yağmur indirmişti.

Hani Rabbin meleklere vahyediyordu: ‘’Şüphesiz ki Ben sizinle beraberim, iman edenleri sabit kılın. Ben kafirlerin kalplerine şiddetli bir korku salacağım. (Öyleyse) vurun boyunlarının üstüne, vurun onların bütün parmaklarına!’’ (8. Enfal, 11-12)

Mihnet anlarında, savaş meydanlarında, zulüm cenderesi hapishane ve zindanlarda ve zalim cellatların kamçı ve copları inip kalkarken inananların kalplerinin sergilediği kahramanlıklar ne kadar hayret vericidir! Sebatkar, mutmain, Allah’a sımsıkı bağlı, istikrarlı olan bu iman dolu kalpler… Sanki demirden imal edilmiş diyeceği gelir görenlerin!

Hakikatlerin en açığı ve en çok meydanda olanı şudur:

Böyle kalpler mihnet ve meşakkat ne kadar uzarsa uzasın ne kadar büyük olursa olsun, ilahi yardımda hudut yoktur. Yani onlara gelecek ilahi yardımlar sınırsız ve süresizdir. Böyle kalplerin mukabili kalpler, münafıkların, kafirlerin, isyankâr ve tağutların kalpleridir. Bu kalplerin sahipleri Allah’a ve Resulü’ne karşı büyüklenmekte, baş kaldırmakta ve bu inatlarında zirveye ulaşmaktadırlar. Allah(c.c.)’ye hamdolsun ki bu kalpler zayıf, hoşnutsuz ve her türlü iletişime kapalıdır. Korku, üzüntü, stres ve ruhi sarsıntılar onları çepeçevre sarmıştır. Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır:

‘’(Hayır, öyle değil!) Sizin dostunuz Allah’tır. O, yardım edenlerin en hayırlısıdır. Hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri Allah’a ortak koşmaları nedeniyle, kafirlerin kalbine şiddetli bir korku salacağız. Onların barınağı ateştir. Zalimlerin barınağı ne kötüdür.’’ (3. Al-i İmran, 150-151)

Meallerini verdiğimiz bu iki ayet-i kerime ve bunlardan önce gelen 149. Ayet-i Kerime’den çıkan hükümler özetle şöyledir:

a) Seçme özgürlüğü olan bir ortamda kafirlere uymak haram olur. Ancak, zorlanma (tehdit) hali mevcutsa, kalpten nefret etmeli hem tehdit edenlerden hem de yapmak zorunda olarak yapılandan razı olmamak şartıyla, işkenceye dayanamayanların kendisinden istenileni söylemesi ve yapmasında bir beis yoktur.

b) Kafirlere uymanın haram kılınmış olmasındaki sır – Allah korusun- sonuçta dinden çıkmaya kadar varmasıdır.

c) Kim Allah’tan başkasından yardım isterse, Allah onu alçaltır.

d) Allah müminlere düşmanlarının kalplerine korku saldıktan sonra yardım etmeye devam edeceğini vadetmiştir. Çünkü Ebu Sufyan Uhud’tan ayrıldıktan sonra Medine’de kalan erkekleri de öldürmek için Medine’ye yürümeye niyetlenmişti. Bu kendi kendine yapılan bir kışkırtmaydı. Sonra Allah(c.c.) kalbine korku saldı da Allah(c.c.)’nün takdiri ile o meseleden caydı.

e) İddia sahibinin delil getirmediği her iddia batıldır ve geçersizdir. Delil ayet-i kerimede ‘’sultan’’ olarak tabir edilmektedir. Çünkü delil sayesinde gerçek kesinleşir. Hak sahibi hakkına delil vasıtasıyla ulaşır. Bu konuyu daha iyi anlayabilmek için Haşr Suresinin 2. Ayet-i Kerime’sinin meal ve açıklamasını beraberce gözden geçirelim:

‘’ Ehl-i Kitaptan kafir olanları ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O’dur. Siz onların çıkacağını hiç düşünmemiştiniz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sanmıştı. Allah onlara hiç beklemedikleri yerden geldi ve kalplerine şiddetli bir korku saldı. Evlerini kendi elleriyle ve müminlerin elleriyle harap ediyorlardı. İbret alın ey basiret sahipleri!’’ (59. Haşr,2)

Mealini verdiğimiz ayette görüldüğü üzere Ehl-i Kitaptan kafir olanlar birtakım hesaplar yapmışlardı. Hesapları üzerine kaleler bina etmişlerdi. Allah ise onların hiç hesaba katmadıkları yerden geldi. Yani kalplerini hedef alarak korku saldı. Böylece onların hiç hesaba katmadıkları yön ve yerden onları hezimete uğrattı. Önemine binaen biraz daha açalım: Bu ayet Medine’de İslam Devleti kurulduktan dört sene sonra nazil oldu. Rasulullah (s.a.v.) bu devleti kurduğunda komşu devletlerle ayrı ayrı iyi komşuluk anlaşmaları yaptı. Komşu Yahudi Devleti Nadir Oğullarıyla da öyle bir anlaşma yapmıştı. Buna göre onlar Müslümanların ne lehine ne de aleyhine herhangi bir gayret sarf etmeyeceklerdi. Ancak Hicret’in ikinci senesinde Rasulullah ve ordusu Bedir Savaşında Mekke’ye karşı galibiyet elde edince, Nadir Oğulları korkmaya başladı. Çünkü Müslümanlar güçlerini ispat etmişlerdi. İşte ondan sonra Medine İslam Devleti aleyhinde çalışmalara giriştiler. Liderleri olan Ka’b İbn-ul Eşref Müslüman kadınlar hakkında şiirler okumaya başladı. Onunla beraber Yahudi Ebu Afet ve Asma Bint Mervan isminde Yahudi bir kadın da İslam aleyhine şiirler okumaya başladılar. Rasulullah (s.a.v.) bu kişileri temizlemek gayesiyle adamlar gönderdi ve üçünü de temizletti.

Rasulullah Yahudi olan Kaynuka kabilesiyle de anlaşma yapmış bulunmaktaydı. Onlar da kımıldamaya başladılar. Bir Müslüman kadının örtüsünü haberi olmadan açarak mahrem mahallinin açığa çıkmasını sağladılar. Bunu gören bir Müslüman hemen bu işi yapan Yahudi’ye saldırıp onu öldürdü. Yahudiler de bu Müslümana saldırıp onu öldürdüler. Rasulullah hemen Kaynuka Kabilesini kuşattı ve onlar da teslim oldular. Hepsinin mal ve silahlarını ellerinden alarak onları oradan kovdu. Onlar da Şam’a doğru yola koyuldular.

Nadir Oğulları da rahat durmadı, çünkü Müslümanların daha fazla güçlenmesinden korkuyorlardı. Onun için Rasulullah’ı öldürmek için planlar kurmaya başladılar. Rasulullah bu Yahudilerini niyetlerinin böyle olup olmadığından emin olmak için on sahabe eşliğinde Nadir Oğulları diyarına doğru gitti. Rasulullah bir duvara yaslandı ve bekledi. Baktı ki bazı Yahudiler duvara tırmanıp onun üzerine yuğu taşı düşürecekti. Rasulullah hemen geri döndü ve bir ordu hazırlayarak onları kuşattı. Onlar da hemen teslim oldular ve silahları ve malları İslam Devletine bıraktırılarak oradan sürüldüler. İşte Haşr Suresinin inzali, ikinci ve onu takip eden on yedinci ayete kadar olan ayetler bu olayı anlatmak içindir. Allah Teala bu kafir Yahudileri nasıl evlerinden çıkarttığını bu ayetler apaçık dile getirmektedir. Halbuki bunun böyle olacağı onların akıllarının ucundan bile geçmemişti. Çünkü onlar kendilerini güçlü ve kalelerinin onları koruyacağını sanıyorlardı. Fakat Allah (c.c.) onların kalbine büyük bir korku saldı. Hemen evlerini kendi elleriyle tahrip etmeye başladılar. Müslümanlar da onlara saldırmakta gecikmediler. Nihayetinde bu Yahudi Devleti de teslim oldu. Allah Teala burada basiret ve akıl sahiplerine ‘’Bundan ders ve ibret alın!’’ diye seslendi. Kafirlerden akıl sahibi olanlar şöyle ibret almalılar: İhanetin ve Müslümanlara karşı çalışmanın bedeli ağırdır.

Öyleyse dikkat etsinler. Çünkü Allah Müminlerle beraberdir. Müslümanlar da bu olay üzerinde düşünsünler: Onlar gerçek Mümin olup bir İslam Devletine sahip olurlarsa Allah onlara yardım eder ve kafirlere korku salarlar. Allah(c.c.) şöyle buyurmaktadır:‘’Onların kalplerinde size dair var olan korku, Allah korkusundan daha çetindir. Bu, onların anlamayan bir topluluk olmalarındandır.’’ (59. Haşr, 13)

Fakat şu anda Müslümanlar iki milyardan fazla olmalarına rağmen, beş- altı milyon Yahudi’yi korkutmaktan acizler ve hatta onların saldırısına ve katliamına bile seyirci kalıyorlar. Yahudiler Filistin’in tümünü gasp ettikleri hem de ahalisinin çoğunu oradan çıkarttıkları, her gün birçok Müslüman öldürdükleri, birçok evi yakıp yıktıkları, bir sürü Müslümanı tutuklayıp hapse attıkları ve sürgüne gönderdikleri halde, İslam Dünyasında kurulmuş devletçikler buna yalnız seyirci kalmakla yetiniyorlar. Hatta bu devletçiklerin çoğu Yahudilerle barış yapmak için can atıyorlar. Müslüman toplumun otuz seneden beri ümidini bağladığı bir partinin iktidara gelmesi, İsrail’le her konuda anlaşmaların zirveye ulaştığı bir tarih oldu. İslam’dan dem vuranlar böyle yaparsa, gerisini artık siz düşünün! İslam Devleti olmuş olsaydı, İsrail’in esamesi bile okunmazdı. Kim bilir belki Yahudiler memleketlerini terk edip Avrupa’ya kaçarlardı.

Sırplar her gün Bosna-Hersek’te katliam yaptılar, Müslüman kadınların ırzlarına tecavüz ettiler. Müslümanların evlerini yıktılar ve hayatta kalan Müslümanları göçe zorladılar. Bu sırada Müslüman ülkeler yalnız seyirci kaldılar. Artık Sırp ve Hırvatlar Müslümanlardan korkmamaya başladılar. Çünkü ortada bir İslam Devleti yoktur. Yine üç milyon nüfuslu Ermenistan sekiz milyon nüfuslu Azerbaycan’a saldırıyor ve Müslümanları öldürüyordu. Hatta topraklarını da işgal ediyordu. Burada da Müslüman ülkeleri hep seyirci kaldı (ancak 2021’de Azerbaycan topraklarını geri alabilmiştir) Üstüne üstlük Müslümanlarla kafirleri barışa davet ediyorlardı. Aynı durum ve oyun Kosova’da oynanmaktadır.

İşte biz maalesef bu haldeyiz! Bir kere daha tarihe bakacak olursak:

Halife Mu’tesim zamanında İslam Devleti Ammorya’ya (Ankara’ya) yakın bir yerde Rumlar bir Müslüman kadına saldırırlar. Bundan haberdar olan Halife bir ordu gönderir ve Ankara’yı fetheder. Bu arada Rumlardan otuz bin savaşçı öldürülür ve aynı sayıda kadın cariye olarak alınır.

Eğer biz basiret sahibi olursak, bu gerçeği o zaman idrak ederiz. İslam Devleti olursak bütün insanların kalbine korku salarız. Çünkü o zaman Allah (c.c.) bizimle beraber olur. İzzetli oluruz, memleketimizi, namusumuzu ve malımızı koruruz, hatta bütün dünyayı fethetmek için harekete bile geçeriz. Büyük basiret sahibi Hz. Osman (r.a.) şöyle der:

‘’Allah Kur’an’la gerçekleştirmediği şeyleri sultanla (İslam Devletiyle) gerçekleştirir.’’

Şanlı tarihimize baktığımızda ve yukarıda da geçtiği üzere, böyle bir kahramanlık İstiklal Savaşında iki Fransız askerinin Müslüman bir kadının örtüsüne el uzattıklarından dolayı gerçekleştirilmiştir. Bugün ise Müslümanları idare ettiğini sananlar yatıp kalkıp üniversitede okumak isteyen bacılarımızın başörtüsüyle uğraşıyorlar. Bunların isimleri Müslüman ismi de olsa, hepsi Yahudileşmiştir. İsimleri Yakup, karakterleri ve zihin yapıları Agop’tur. Bunların işi Müslüman milletten vergi ve oy toplamak, ancak Batı’ya, Avrupa’ya, Amerika’ya ve daha açıkçası Müslüman olmayanlara kölelik yapmaktır.

Allah (c.c) münafıklardan hezimete uğramış olanların halini, korku ve güven anlarındaki durumlarını Kur’an-ı Kerim’de en güzel bir şekilde şöyle vasıflandırmaktadır:

‘‘(Hayra çağrıldıklarında geldikleri az zamanlarda da) size karşı bencildirler. Korku geldiğinde, ölüm korkusundan bayılan (ın bakışları) gibi gözleri dönerek sana baktıklarını görürsün. Korku gidince de hayra (ganimete) pek düşkün olarak, keskin dilleriyle sizinle konuşur (sizi eleştirip incitirler). Bunlar iman etmemişlerdir, Allah da amellerini boşa götürmüştür. Bu Allah için çok kolaydır.’’ (33. Ahzab, 19)

İşte geride geçtiği gibi iki tarafın askerlerini hal ve keyfiyetleri nasıl nefis bir tarzda dile getirilmiş bulunmaktadır. Bir tarafta Allah’a davet eden davetçilerin ordusu, diğer tarafta Allah’a ve Resulüne düşman olanların ordusu! Netice ortada. Aman ha, herhangi biriniz kalbinden geçirmesin ve demesin: ‘’İyi güzel hoş ama, artık devir ve şartlar değişti; geçmiş devirlerdeki kavgalar başka, bu devirde başka. Musa ile Firavun arasında, Nuh ile kavmi arasında, İbrahim ile Nemrut arasında ve Allah Resulü ile Kureyş ve Yahudiler arasındaki kavgalar ve savaşlarda Müminler için ilahi yardım söz konusu idi ve gerçekleşti. Çünkü Allah onlara söz vermişti ve vaadini yerine getirdi. Fakat bugün insanoğlunun yaptığı öldürücü, toptan imha edici, canlıları zehirleyici, binaları yerle bir edici modern, kimyasal ve biyolojik silahlarla, tağuti düzen sahipleri ve süper(!) güçlerin askerleri teçhiz edilmiş durumda. Müslümanların ise her şeylerini ellerinden aldılar. Müslümanların yaşamlarının her alanında güç ve kuvvetlerini hissettirmektedirler. İnsanların yaşamlarına müdahil olup ahtapot gibi her tarafını sardılar, içlerini ve dışlarını kendi fikir ve kültürleriyle işgal ettiler. Ellerinden tüm güç ve salahiyeti aldılar ve onlarda hareket edecek bir mecal bile bırakmadılar. Müslümanların Allah’tan gelecek yardıma, kurtulacaklarına ve zafere ulaşabileceklerine artık ümitleri kalmadı. Şimdi bu görkemli güç ve kuvvet nasıl el değiştirecek, söyler misiniz? Allah yolunun mümin davetçilerinin eline bu güç nasıl geçecek? Müminler dünyayı sarmış ahtapotlardan, islami olmayan düzenlerin emniyet güçlerinden, istihbarat cihazlarının şerrinden nasıl kurtulabilirler? Bugün Medya, CIA, MOSSAD ve benzerleri baskı ve zulüm düzenlerini kurmuş, Müslümanların nefes alıp vermelerini bile kayıt ve kontrol altında bulundururken?

Şüphesiz Firavunun kudreti sihirbazlardan şunu istiyordu: Sihirleri ile Musa (a.s.)’ı alt etmek. Ayrıca Haman’ın da bir yüksek kule inşa etmesi ki oradan Musa’nın Rabbini görebilsin.

Nemrud’un kuvvet ve kudreti ise, mancınık vasıtasıyla Hz. İbrahim’i önceden yakıp harlattığı ateşe atmak.

Ebu Cehil’in kuvveti ise köstebek çetelerinden ve ayak takımından ve birtakım eşkiyadan ibaret bir avuç çapulcuydu ve onun etrafında dolaşıyor, onun emri ile hareket ediyorlardı.

Şimdi ise günümüz zalim ve tağutları insanların nefeslerini kesmeye çalışıyor, hatta nefes bile aldırmıyorlar. Eğer böyle giderse, şu anda bol bol ve bedava alıp verdiğimiz havayı bile onların izni ve rızasıyla alıp verebileceğiz. Onların içlere doğru nüfuz eden, zehirleyici, insana isabet ettiğinde hiçbir şeyi bırakmaksızın zir u zeber eden kimyasal silahları var. Her şeyi uzaktan kumandayla ve yalnız bir tıklama suretiyle hallettikleri yapay akılla mücehhez yüksek teknik özellikli silahları mevcut. Geçmiş devirlerdeki davetçilerin görüp duymadığı düzenli askeri, emniyet güçleri ve gizli teşkilatları var.’’

Evet bu hesapları ve fikirleri maddi açıdan ele alır ve manevi yönü hesaba katmazsak, gerçekten çok çarpıcı bir tablo ortaya çıkmaktadır. O günle bugünü elbette kıyaslamak mümkün olamaz. Anacak bu şüphenize şöyle bir cevap vermek imkân dahilinde:

Evet şüphelerinizde haklı olabilirsiniz. Çünkü maalesef insanların büyük çoğunluğu böyle bir şüpheye sahiptir. Ancak bu şüpheyi ortadan kaldıracak şahitlerimiz var; birisi günümüzden, diğeri ise Kur’an-ı Kerim’den!

Şöyle bir hafızamızı yoklayalım ve beynimizi çalıştıralım ki yaşadığımız şu asırdaki bazı olayları hatırlayabilelim. Çünkü henüz şehitlerin dökülen kanlarından sıcak buhar ve dumanlar yükselmektedir. Bir zamanlar İran’da güç ve kuvvet, İran Milletini ezen Tağut Şah Rıza Pehlevi’nin ve yandaşlarının elindeydi. Sonra ne oldu? Allah manevi yardımı ile bu gücü, kuvvet ve silahları devrimci Müslümanların eline verdi. İnkilabcı Müslümanlar her şeye ve bilhassa Büyük Şeytan Amerika’nın bütün entrikalarına rağmen, İran’da bir İslam Devleti kurmayı becerebildiler.

İkinci olarak ilahi yardımlara mazhar olan Afganistanlı mücahid kardeşlerimizi hatırlayalım. Bunlar ne yaptı? Dünyanın ikinci Süper Devleti sayılan Rusya’yı bütün dünyanın gözü önünde mağlup ve perişan etmediler mi?

Üçüncü olarak bir avuç Çeçen mücahid din kardeşlerimizi hatırlayalım. Bunlar da hakeza bütün dünyanın gözü önünde Rus kafirlerini hezimete uğratmadılar mı?

Acaba bütün bunlar ve benzerleri bize bir ders vermiyor mu?

Şimdi gelelim Kur’ani şahitlere ki mümin için asıl ve esas olan budur; Kur’an’da böyle bir ilahi vaad varsa, müminin şüphe etmesi asla ve kat’a düşünülemez zaten. Çünkü böyle bir şüphe imanı zedeler. Hep beraber Kur’an-ı Kerim’e kulak verelim:

‘’Neredeyse seni (Mekke’den) çıkartmak için ürküteceklerdi. (Şayet seni çıkarmış olsalardı) senden sonra orada çok az kalabilirlerdi. (Bu) senden önce yolladığımız Resullerimiz için (belirlediğimiz bir) sünnettir/yasadır. Sen sünnetimizde bir değişiklik bulamazsın.’’ (17. İsra, 76-77)

Kısa bir açıklama:

‘’Neredeyse seni Mekke’den zorla çıkarmak için tedirgin edeceklerdi.’’ Onun için sana Hicreti emrettik. Eğer bunu yapmış olsalardı, seni Mekke’den çıkarttıktan ve dünyada kısa bir süre kaldıktan sonra Biz onları geçmiş ümmetlere yaptığımız gibi helak edecektik. Çünkü o ümmetler peygamberlerini yurtlarından çıkarmışlar veya öldürmüşlerdi. Onlar da seni yurdundan çıkarmak için tedirgin ettiler. Onun için kendileri de senin ardından pek az bir süre kalabildiler. Önce dünya hayatlarında savaşta öldürüldüler, arkasından da cehennem azabını hak ettiler. Senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkındaki kanunumuz da budur. Zaten bizim yasamızda bir değişiklik bulamazsın. ‘’

‘’(Bu) önceden yaşamış olanlar hakkında Allah’ın sünnetidir/yasasıdır. Sen Sünnetullah’ta hiçbir değişiklik bulamazsın.’’ (33. Ahzab, 62)

’Kendilerinden önce (yaşayanların) akıbetini görmek için yeryüzünde gezip dolaşmazlar mı? Hem onlar, güç ve kuvvet yönünden (bunlardan) daha çetindiler. Göklerde ve yerde Allah’ı aciz bırakacak hiçbir şey yoktur. Şüphesiz ki O (her şeyi bilen) Alim, (her şeye güç yetiren, mutlak kudret sahibi olan) Kadirdir.’’ (35. Fatır, 44)

Bu Ayet-i Kerime’yi özetleyecek olursak:

a) Yeryüzünde fesat çıkarmak için değil, ibret almak için gezip dolaşmak gerekir. Gezip dolaşırken kafir ve müstekbirlerin akıbetlerini de görmek icab eder.

b) Allah (c.c.)’yü hiçbir şey aciz bırakamaz. Bunun nedeni ise, Allah (c.c.)’nün her şeyi bilmesi ve her şeye gücünün yetmesidir. Bu O’ndan korkup, O’na yönelmeyi gerektiren bir durumdur.

c) Azabın hemen olmasını istemek haramdır. Çünkü her şeyin belirli bir vakti vardır ki ondan önce gerçekleşmez. Dolaylı olarak vaktinden önce gerçekleşmesini istemenin hiçbir anlamı yoktur.

Mümin kullara yardım etmeyle ilgili Sünnetullah değişmemiştir ve asla değişmeyecektir. Allah (c.c.)’nün zalim ve tağuti düzenleri ve askerlerini hezimete uğratacağına dair ilahi tehdidi yine Sünnetullah gereği değişmeyecektir. Sünnetullah hiçbir zaman tebeddül, teğayyür ve tahavvül etmez. Çünkü o ilahi bir kanundur, dolayısıyla sabittir, istikrarlıdır ve asla tesadüfi değildir. Herhangi bir zamana mahsus bir olay da değildir. Bu demek tir ki bir veya birkaç kere olsun da bir daha olmamak üzere arkası kesilsin.

Evet, o ilahi kanundur ve Sünnetullah’tır. Aynen, sene boyunca mevsimlerin devir daim etmeleri, güneşin doğudan doğması ve batıdan batması, yağmurların yeryüzüne gökten yağması, suların buharlaşması, insanların farklı dillere sahip olmaları, canlı varlıkların doğup ölmesi gibi!

Evet, yine evet! Sünnetullah, yani Allah (c.c.)’nün tabii kanunları ebediyen teğayyür ve tebeddül etmez ve etmeyecektir. Zira o, şu büyük kâinatın hakikatlerinden bir cüzdür. Bütün bunların hepsi Allah (c.c.)’nün kendi iradesi altında sürekli muhafaza altına alınmıştır ve kimsenin müdahele etmesi söz konusu olamaz.

İşte bu yeryüzünde inanmış bir avuç mümine ilahi yardım yapılabileceği gerçeğidir. Fikri bir gezinti ile gördüğümüz üzere, şunu kesinlikle ifade edelim ki: Bir tarafta gerçekler, öbür tarafta ise şüpheler!

Kur’an ayetleri arasındaki gezintilere iltifat etsek de mi hala tevhidi inancımızda şüpheye düşeceğiz?

Şimdi biz burada bütün Müslümanların ittifak ettiğinden ve Kur’an’ın ve Sünnetin çizdiğinden öteye geçmeyeceğim. Çünkü bu konuda şüpheye düşen, imanında da şüpheye düşmüştür. Yukarıda geçtiği üzere Allah (c.c.) inanmış az bir topluma yardım ve zafer ihsan edeceğini Kur’an’da defalarca beyan etmektedir. Hem de müekked bir vaad ile vadediyor. O ki asla vadinden dönmez. Allah (c.c.)’den daha doğru sözlü kim vardır? İşte bir Ayet-i Kerime daha; gelin hep beraber okuyalım, tefekkür, tedebbür edelim ve ders alalım:

’Allah içinizden iman edip salih amel işleyenlere vadetti: Onlardan öncekileri yeryüzünün halifeleri kıldığı gibi onları da yeryüzünün halifeleri kılacak, razı olduğu dinlerinde kendilerine iktidar/güç verecek ve korkularından sonra onları emniyete kavuşturacaktır. (Bu vaatte bulunduklarım) Bana ibadet eder, hiçbir şeyi Bana ortak koşmazlar. Kim de bundan sonra kafir olursa, işte bunlar fasıkların ta kendileridir.’’

(24. Nur, 55)

Buradan çıkan dersler:

a) Yemin sadece Allah (c.c.)’ye yapılır ve ondan başkasına yemin ise haramdır. (Şerefim ve namusum üzerine gibi),

b) Doğru sözlülüğü ve davranışı gerektiren imana sahip olmadıklarından münafıklara güven olmaz,

c) Allah Resulü(s.a.v.)’e itaat, her iki dünya saadetini de barındırdığından ona uymak hak yola girmek demektir. Ona isyan da sapıklık ve hüsrana uğramak demektir,

d) Allah (c.c.) Resulü’ne ve onun mümin ve salih amel sahibi ashabına verdiği sözü tutmuştur,

e) Allah (c.c.)’nün emrettiği ve farz kıldığı çeşitli ibadetlerle Allah (c.c.)’ye kulluk etmek ve nimetlere şükretmek farzdır,

f) Allah (c.c.)’nün kendisine güven, refah, hakimiyet, devlet, galibiyet ve şeref nimeti verip de bu nimetlere nankörlükte bulunan ve şükretmeyerek azabı hak eden kimseler ise şiddetle tehdit edilmektedir.

‘’İman edip salih amel işleyen kimseleri altından ırmaklar akan ve içinde ebedi kalacakları cennetlere sokacağız. Allah’ın vaadi haktır. Kim Allah’tan daha doğru sözlü olabilir?’’ (4. Nisa, 122)

a) Sadık iman, iyi ve doğru amel, cennetin anahtarı ve giriş vesilesidir,

b) Allah(c.c.)’nün vaadi ve sözü doğru ve gerçektir,

c) Kulun da verdiği sözü tutması gerekir. Çünkü sözünde durmamak münafıklık alametlerinden biridir ve ‘’Söz verince tutmaz.’’ hadis-i şerifine dayanmaktadır,

‘’(Öyleyse) sen sabret! Şüphesiz ki Allah’ın vaadi haktır. Yakinen inanmayanlar sakın seni gevşekliğe sevk etmesin!’’ (30. Rum, 60)

‘’Allah kimseye gücünden fazlasını yüklemez. Herkesin kazandığı (hayır) lehine, işlediği günahlar da aleyhinedir. ‘’Rabbimiz! Unutur veya hata edersek bizleri sorumlu tutma. Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Rabbimiz! Gücümüzün yetmediği şeyleri bize yükleme. Bizi affet, bizi bağışla. Bize merhamet et. Sen bizim Mevla’mızsın/ Dostumuzsun. Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et!’’ (2. Bakara, 286) – Âmin! -


Ebu Muhammed

H.1419- M.1998

KÖLN-ALMANYA

Son Güncelleme (Çarşamba, 19 Mayıs 2021 22:50)