Bu makale 94 kez okundu.

CENNET EHLİNİN ÖZELLİKLERİ

Cennet kelimesi Arapçada "Cenne" yani örtmek, gizlemek, gizli kalmak anlamına gelmektedir. Bu anlamda kelime yapısı ile olan ilgisinden de bitkileri ve ağaçları ile toprağı örten bahçe anlamına da gelmektedir. [1]

Başka bir ifade ile Cennet; içinde ağaçların bolca olduğu bahçe anlamına gelmektedir. [2]

Dinî literatürde ise Cennet; takva sahiplerine dünyadaki imtihanlarının karşılığı mükafat olarak sunulan, Allahü Teala tarafından çeşitli nimetlerle donatılmış ebedi kalınacak mükafat evi. Kur'an diliyle Daru'l-Karar, Daru's-Selam gibi isimlerle de ifade edilir.

Kur’an-ı Kerim’de Cennet kelimesinin Mu'cemu'l-Müfehres'e bakıldığında türevleri ile birlikte 147 ayette zikredildiği görülecektir. [3] Bunlardan bir kısmı tekil, ekserisi de çoğul sigası ile kullanılmıştır.

Cennet, Cenab-ı Allah’ın Kuran’da müminlere bildirdiğinin de ötesinde, hayal bile edilemeyecek, insanın düşünce sınırlarının çok üzerinde çok çeşitli özellik ve güzelliklere sahiptir Cennette daha önce hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insan kalbinin hatırına getirmediği sayısız nimetler Allah’tan bir karşılık olmak üzere müminlere vaad edilmiştir Allah’ın vaadi ise gerçektir

Allah inanan ve Salih amel işleyen muttaki kullarını cennetle müjdeler. İmanları ve salih amellerinin karşılığında bu müjdeye nail olacakları Kur’an’da ifade edilir. Ayrıca Kuran’da müminlerin melekler vasıtasıyla da cennetlerle müjdelenecekleri bildirilmektedir Şüphesiz ki bu müjde, cenneti şiddetle arzulayan bir mümin için tarifsiz bir sevinçtir

Allah’a samimi bir kalple iman edip, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayan, Allah’ın ve peygamberimizin bildirdiği tüm emir ve tavsiyelerine titizlikle uyan ve yasaklarından da kaçınan; Kuran ahlakını yaşamak için gayret eden kimseler cennet ehlidirler

İnsan daima her şeyin en iyisini, en güzelini ve en mükemmelini ister. Dünya hayatında iken insanın en çok arzu ettiği ve peşinden koştuğu halde tam olarak elde edemediği şeylerin tamamı ve onların daha da ötesinde olan nimetlerin Cennette hazır olduğunu mümin bilir ve buna göre hayatını sürdürmeye çalışır

Kısaca temas etmek gerekirse Cennet Kur'ani tabirle kendisine işaret eden bütün isimleri içine alır. Diğer bir anlatımla Cennet netice itibarıyla mü'minlerin ahireti, ahiret yurdu, esenlik yurdu, dünyadaki salih amellerine karşılık bir mükafat ve lütuf yeri, dünyaya nispeti olamayacak kadar asıl oturulacak yer, kalıcı yurt, cennet ehlinin yani Cennete ehil olmuş mü'minlerin yurdu, o bir tuba, bir müjde, yükseklerde illiyyun ve güzel naim bahçeleriyle donatılmış Firdevs gibi yüce isimlerle Kur’an’da haber verilmiş ebedi mekanlar…

Kur'an-ı Kerim'de; muttakilerin, iman ve amel bakımından Allah'a en yakın olanların ve salih amel işleyenlerin Cennete ehil olacağı defalarca ifade edilmiştir. İlgili ayetlerde şöyle buyruluyor:

وَاُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّق۪ينَۙ ﴿90﴾

"(O gün) Cennet, takva sahiplerine yaklaştırılır." [4] (Şuara:26/90)

وَس۪يقَ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ اِلَى الْجَنَّةِ زُمَرًاۜ حَتّٰىٓ اِذَا جَآؤُ۫هَا وَفُتِحَتْ اَبْوَابُهَا وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتُهَا سَلَامٌ عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ فَادْخُلُوهَا خَالِد۪ينَ ﴿73﴾

"Rablerine karşı gelmekten sakınanlar ise, bölük bölük Cennete sevk edilir, oraya varıp da kapıları açıldığında bekçileri onlara: Selam size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedi kalmak üzere girin buraya, derler." [5] (Zumer:39/73)

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَاَخْبَتُوٓا اِلٰى رَبِّهِمْۙ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ ﴿23﴾

"İnanıp da güzel işler yapan ve Rablerine gönülden boyun eğenlere gelince işte onlar Cennet ehlidir." [6] (Hud:11/23)

Kur'an-ı Kerim'de Furkân suresinin 63-75. âyetlerinde Allah’ın övgüsüne mazhar olan, « Rahman’ın kulları » olarak isimlendirilen ve cennete girecekleri bildirilen müminlerin özellikleri vurgulanmaktadır ki bu özellikler konumuzu oluşturan "Cennet Ehli'nin Özellikleri"dir. Konu ile ilgili ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:

وَعِبَادُ الرَّحْمٰنِ الَّذ۪ينَ يَمْشُونَ عَلٰى الْاَرْضِ هَوْنًا وَاِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَامًا ﴿63﴾ وَالَّذ۪ينَ يَب۪يتُونَ لِرَبِّهِمْ سُجَّدًا وَقِيَامًا ﴿64﴾ وَالَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَۗ اِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَامًاۗ ﴿65﴾ اِنَّهَا سَآءَتْ مُسْتَقَرًّا وَمُقَامًا ﴿66﴾ وَالَّذ۪ينَ اِذَآ اَنْفَقُوا لَمْ يُسْرِفُوا وَلَمْ يَقْتُرُوا وَكَانَ بَيْنَ ذٰلِكَ قَوَامًا ﴿67﴾

وَالَّذ۪ينَ لَا يَدْعُونَ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَ وَلَا يَقْتُلُونَ النَّفْسَ الَّت۪ي حَرَّمَ اللّٰهُ اِلَّا بِالْحَقِّ وَلَا يَزْنُونَۚ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ يَلْقَ اَثَامًاۙ ﴿68﴾ يُضَاعَفْ لَهُ الْعَذَابُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَيَخْلُدْ ف۪يه۪ مُهَانًاۗ ﴿69﴾ اِلَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ عَمَلًا صَالِحًا فَاُو۬لٰٓئِكَ يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّـَٔاتِهِمْ حَسَنَاتٍۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَح۪يمًا ﴿70﴾

10/2

وَمَنْ تَابَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَاِنَّهُ يَتُوبُ اِلَى اللّٰهِ مَتَابًا ﴿71﴾ وَالَّذ۪ينَ لَا يَشْهَدُونَ الزُّورَۙ وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا ﴿72﴾ وَالَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِّرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ لَمْ يَخِرُّوا عَلَيْهَا صُمًّا وَعُمْيَانًا ﴿73﴾ وَالَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ اَعْيُنٍ وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّق۪ينَ اِمَامًا ﴿74﴾ اُو۬لٰٓئِكَ يُجْزَوْنَ الْغُرْفَةَ بِمَا صَبَرُوا وَيُلَقَّوْنَ ف۪يهَا تَحِيَّةً وَسَلَامًاۙ ﴿75﴾

- Rahmân'ın(has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara laf attığında (incitmeksizin) "Selam!" derler (geçerler);

- Gecelerini Rablerine secde ederek ve kıyam durarak geçirirler.

- Ve şöyle derler: Rabbimiz! Cehennem azabını üzerimizden sav. Doğrusu onun azabı gelip geçici değil, devamlıdır.

- Orası cidden ne kötü bir yerleşme ve ikamet yeridir!

- (O kullar), harcadıklarında ne israf ne de cimrilik ederler; ikisi arasında orta bir yol tutarlar.

- Yine onlar ki, Allah ile beraber (tuttukları) başka bir tanrıya yalvarmazlar, Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Bunları yapan, günahı (nın cezasını) bulur;

- Kıyamet günü azabı kat kat arttırılır ve onda (azapta) alçaltılmış olarak devamlı kalır.

- Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır; Allahı onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.

- Kim tevbe edip iyi davranış gösterirse, şüphesiz o,tevbesi kabul edilmiş olarak Allah'a döner.

- (O kullar), yalan yere şahitlik etmezler, boş sözlerle karşılaştıklarında vakar ile (oradan) geçip giderler.

- Kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığında ise, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar;

- (Ve o kullar): Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl! derler.

- İşte onlara, sabretmelerine karşılık cennetin en yüksek makamı verilecek, orada hürmet ve selamla karşılanacaklardır. [7]

CENNET EHLİNİN ON İKİ ÖZELLİĞİ:

Kur'ân-i Kerîm'de Furkan suresinin 63-75'hci ayetlerinde Rahmân olan Allah'a kul olma şuuruna erişen mü'minlerin on iki seçkin özelliği sırala­makta ve bununla İslâm ahlâkının ana çizgisi, yüksek hikmeti, genel ölçüsü verilmektedir. Şöyle ki :

1- «O Rahmân'ın kulları o kimselerdir ki, yeryüzünde alçak gönül­lü yürürler..»

Tevazu ve vakar yani alçak gönüllü olmak imandandır. Kibir ve gurur ise, küfür ve cehaletten­dir. Allah'ın büyüklüğünü, yüceliğini, öncesiz ve sonrasız olduğunu bilip düşünen ve kendisinin nasıl, ne şeyden yaratıldığını idrâk eden kimse el­bette ki büyüklük taslamaz.

Bu konuda insanı alçak gönüllü olma duygu ve düşüncesine yönlendiren en kuvvetli etkenlerden biri de, her an Cenâb-ı Hak'a muhtaç bulunduğunu anlamasıdır. Zira mülkün tamamı ve nimetin her türü O'nundur. İnsanı yaratmadan önce yerküreyi onun yaşayışına elverişli duruma getirip gerekli bütün kaynakları hazırlayan biz değiliz, bizi yaratan Allah'tır. O halde büyüklük ancak O Yüce Kudret'e yakışır ve O'na mahsustur.

2- «Câhiller onlara söz attığı vakit «selâmetle» derler.»

Çünkü söz, konuşanın sıfatıdır. Herkes ancak kesesinde bulunanı har­car. Biz, şu an buna sataşmak, şunu bunu kırmak ve kınamak için değil, çok yüce amaçlar için dünyaya getirilmiş bulunuyoruz. Amaçtan sapmak, yaratılışı mızdaki hikmete ters düşer ve bizi Allah'tan uzaklaştırmaktan başka bir sonuç doğurmaz. O bakımdan dinî eğitim şarttır. Kalpleri ve ruhları ilâhî sevgi ve korku ağıyla örmek en kuvvetli yönlendirici ve en uslandırıcı faktördür. Kişiden bu iman ve düşünceyi çekip aldığımızda geriye hayvanî duygular kalır ve kendisini etki altına alır.

3- «Onlar ki Rablerine secde ederek, ayakta durarak (namaz ve ni­yazda bulunarak) gecelerler.»

Yatsı namazı bir bakıma günlük hayatı ibadetle noktalamaya yöne­lik bir ibadettir. O günkü işlediklerimizin, iyilik ve kötülüklerimizin bilanço­sunu çıkarmak; iyiliklerimiz ağır basıyorsa, Allah'a hamd etmek; kötülük­lerimiz fazla geliyorsa, tevbe ve istiğfarda bulunmak suretiyle bir sonraki güne daha azimli ve iradeli olarak kalkmaya niyetlenmek ve böylece ku­surlarımızı anlayarak Cenâb-ı Hakk'a sıdk-u selâmetle yönelmek kadar arındırıcı ve yönlendirici ne olabilir? Böyle bir iman ve düşünce atmosferi içinde yatağa uzanmak kadar asil ve faziletli bir davranış elbette ki düşü­nülemez. O bakımdan Kur'ân-i Kerîm bu üçüncü vasfı «secde» ve «kıyam» gi­bi iki önemli safhayla açıklamaktadır.

Zira secde kullukta tevazu'un, mah­viyet ve teslimiyetin; kıyam ise ilâhî emirlere hazır ve saygılı olmanın ifa­desidir. Ve unutmamak gerekir ki, kulun Allah'a en yakın olduğu anlar, secdede bulunduğu demlerdir.

4- «Onlar ki, Rabbımız bizden Cehennem azabını çevirip uzaklaştır, Şüphesiz ki onun azabı devamlı acı ve işkencedir, derler.»

Kulluğun en şerefli düzeyi ve en dengeli hali, korkuyla ümit arasında yaşamasını bilmek; yani Allah'ın rahmetinin genişliğine ümit bağladığımız kadar O'nun azabının şiddetinden korktuğumuzu için için duymamızdır. Bu konudaki incelik şudur: Yalnız Allah'ın rahmetine güvenip O'nun aza­bından, cezasından korkmamak insanı şımartıp birtakım ölçüsüzlüklere itebilir. Sadece O'nun azabından korkup rahmetine, affına ihtimal verme­mek insanı derin bir ümitsizlik çukuruna düşürebilir.

5- «Onlar ki (mallarını) harcadıkları zaman ne israf ederler, ne de cimrilik yaparlar; bu ikisi arasında dengeli ortalama bir yol tutarlar.»

Lüzumundan fazla harcamak israftır. İmkânlar el verdiği halde ihtiyaç nispetinden kısıp harcamamak cimriliktir. Ashab-ı Kirâm'ın günlük hayatı bu ikisi arasında dengeli bir yol tutmanın örnekleriyle doludur. Resûlüllah (s.a.v.)’ ın yüksek irfan meclisinden aldıkları dinî bilgileri harfiyen uygular­ken özellikle şu noktaya çok dikkat ederlerdi: İnsan yemek için yaşamaz, ama yaşayabilmek için ihtiyaç nispetinde bir şeyler yiyip içer.. Aynı za­manda süslenmek, başkasına karşı üstünlük kurmak için giyinmez; ama hem utanç yerlerini örtmek, hem mü'minin vakar ve terbiyesini korumak için giyinir. Günümüzde harcamada bir sınır tanımayıp moda ile demode arasın­da mekik dokuyarak lüksün de ötesinde israfa yol açanların yetişme tarz­ları incelendiğinde, çoğunun Kur'ân ve Sünnet kültüründen yoksun olduk­ları görülür.

6- «Onlar ki Allah'la beraber başka bir ilâha tapmazlar.»

Kişiye Allah'ını unutturan, kalbini doldurup istilâ eden her şey, bir bakıma ilâhlaştırılmış demektir. İman nuruyla kalbini ve kafasını aydınla­tan gerçek mü'minler ise, Allah'tan başka her şeyin, korunmak ve gerek­tiği şekilde kullanılmak üzere insana verilmiş birer emanet olduğunu ka­bul ederler. Zira eninde-sonunda terk etmek zorunda olduğumuz eşya ema­net değil de nedir? O bakımdan sözünü ettiğimiz mü'minler emanete de­ğil, onu ihsan eden Cenâb-ı Hakk'a taparlar; kalplerini mal ve makam de­ğil, ilâhî sevgi, korku ve O'nun rızasına erişme azmi doldurur. Nitekim Cenâb-ı Hak bu konuyu aynı surenin 43. ayetiyle şöyle açık­lamaktadır: اَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُۜ .... ﴿43﴾ «Arzu ve hevesini tanrı edineni gördün mü?.» [8] (Furkan:25/43)

7- «Haklı bir sebep dışında Allah'ın haram kıldığı bir canı öldür­mezler.,»

İslâm Şeriatı'nın cevaz verdiği kısas ve benzeri bir ceza dışında bir insanı öldürmek kesinlikle haram kılınmış ve büyük günahlardan sayılmış; aynı zamanda ağır maddî müeyyideler de konmuştur. Allah'a kul olmanın idraki içinde Rahman sıfatından tecelli eden rahmetin anlam ve hikme­tini bilen hiçbir mü'min haksız yere cana kıymaz. Zira insan haklarını en çok korumakla görevli kılınanlar şüphesiz ki mü'minlerdir. Hayat hakkı ise, hakların en üstünüdür. İnsan kanı muhteremdir. Öldürmek çare de­ğildir, nihaî çaredir. Savaşlarda bile bu prensibe riâyet edilmiştir.

Cenâb-ı Hak bir kişinin haksız yere öldürülmesinin ne kadar büyük bir cinayet olduğunu Mâide Sûresi 32. âyetle şöyle açıklamaktadır:

..... مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِي الْاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَم۪يعًاۜ وَمَنْ اَحْيَاهَا فَكَاَنَّمَآ اَحْيَا النَّاسَ جَم۪يعًاۜ ..... ﴿32﴾

«Kim bîr kişiyi, bir kişi karşılığında veya yeryüzünde fesat (çıkarma suçundan dolayı) olmaksızın öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur; kim de bir kişinin hayatını kurtarırsa, bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur.» [9] (Maide:5/32)

8- «Zina etmezler..»

Zina : Kadın ve erkeğin iffet ve namus perdesini yırtan, aileyi teme­linden sarsan, toplumu dejenere eden, ahlâk ve fazîleti yıkan, nesli soysuzlaştıran kötü bir fiildir. Oysa Allah'a ve âhiret gününe dosdoğru imân eden kimsenin şu dünyaya iffet perdesine leke dokundurmamak, aile yu­vasını Allah'ın muradına uygun sapasağlam ayakta tutmak, ahlâk ve fazileti korumak, imanlı bir nesil yetiştirmek için gözlerini açtığını biliyoruz. Ne var ki, insan melek ölçüsünde yaratılmamıştır. Onda hem hayvanı, hem de melekî sıfatlar vardır. Peygamber dışında hiç kimse günah ve kö­tülüklerden korunmamıştır. Önemli olan iyiliklerin ağır basması, kötülük­lerin asgariye düşürülmesi ve kime karşı günah işlendiğinin bilincinde olunmasıdır.

O halde kötü fiillerin tamamını veya bir kısmını bilerek veya bil­meyerek işledikten sonra ciddi şekilde pişmanlık duyup vazgeçenler hak­kında ise, Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. Tevbelerinde sebat ettikleri takdirde Cenab-ı Hakk'ın onların kötülüklerini iyiliklere çe­virmesi umulur. Zira tevbe kapısı can boğaza gelinceye kadar açıktır. Ta­bii küfür üzere olup tam ümitsizlik çizgisine geldiğinde artık maddî hiçbir şeyin fayda vermeyeceğini anladıktan sonra dönüş yapanlar için bu kapı açık değildir. Zira belirtilen kişilerin ümitsizlik halindeki tevbeleri makbul tutulmaz. [10]

9- «Onlar ki yalan yere şahitlik etmezler..»

Yalan : Bile bile doğruyu gizlemek, hakkı inkâr etmektir. Bu da ya in­san haklarıyla, ya da ilâhî haklarla ilgilidir. Her iki durumda da yalan büyük günahı gerektiren çok kötü bir fiildir. Yalan bütün hak dinler tarafın­dan yasaklanmış ve hattâ lanetlenmiştir. Çünkü insan haklarına dokunan, toplumda güveni sarsan her fiil haramdır ve yasaktır. O bakımdan yalan­cılığı takbih eden o kadar çok hadîs vardır ki, onları bir araya getirecek olursak bir cilt haline gelebilir.

Hz. Ömer (r.a.) Kitap ve Sünnet'in ışığı altında şu tavsiyede bulun­muştur: «Doğru söz seni öldürtecek, yalan seni kurtaracak bile olsa bi­rinciden yani doğru sözden ayrılma.» Abbasî Halîfelerinden Harun Reşit, günün ünlü bilgin ve düşünürle­rinden Mansur bin Ammar'a : «Bana öyle bir öğüt ver ki hem kısa, hem de yüklü olsun» der. Mansur, halifeye «Peki, yalnız daha önce bir iki soru sormama müsaade eder misin?» diyerek izin ister ve söze şöyle başlar: «Ey mü'minlerin emîri, şu dünyada kendi varlığınızdan daha çok sevdiğiniz (pey­gamber dışında) bir kimse var mıdır?» Halîfe: «Hayır, yoktur» diye cevap verir. Mansur devamla der ki: «Öyleyse, kendi varlığınıza kötülük etme­yiniz.» Halife : «İyi ama bunun ilk şartı nedir?» diye sorunca da Mansur şu cevabı verir: «Yalan söylememektir.»

İslâm kültüründen yoksun yetişen, hak dinlerden nasibini alamayan bazı Batılı fikir adamları yalanı mubah sayacak kadar ileri gitmişlerdir. On­lardan biri de ünlü İtalyan yazarı ve düşünürü Machiavelli'dir. «Gaye va­sıtayı meşru kılar» gibi oldukça hatalı ve çarpık bir ilke koymuş bulunuyor. Böylece Machiavelli; iş, ahlâk, siyaset hayatında çoğu zaman yalan söylen­mesi gerektiğini ileri sürmekten çekinmemiştir.

Özellikle yalan yere şahitliğin insan haklarıyla yakından ilgili bulun­duğunu unutmamak gerekir. Zira bütün günahlar tevbe ve istiğfarla affe­dilebilirler, ama insan haklarıyla ilgili olan günahların -hak sahibi mem­nun edilmedikçe, alınan hak sahibine iade edilmedikçe- affedilmesi söz konusu değildir.

10- «Boş, anlamsız bir şeyle karşılaşınca sükûnet ve vakarla geçer­ler.»

Dünya hayatı çok kısa, yapılacak işler de o nispette çoktur. İnsan ola­rak ilâhî inayet ve rahmetin bizlerden yana tecelli ettiğini düşünmemiz ve ona lâyık olabilmemiz İçin gerekeni yapmamız kadar tabii ne olabilir? Önü­müzde çözülmesi gereken birçok mesele ve problemler dururken çok kıy­metli vakitlerimizi şununla, bununla sürtüşme ve tartışmaya ayırmamız, haddini bilmeyen insanlara muhatap olmamız bize bir şey kazandırmaya­cağı gibi, çok şeyler kaybettireceğinde şüphe yoktur.

Biz her şeyden önce ebedî bir hayatın eşiğine getirildiğimizi ve şu anda ona hazırlık dönemi içinde bulunduğumuzu bilmek zorundayız. Bunun için de bize belli bir süre takdir edilmiştir. Sürenin sonuna gelmeden, yani ecel çizgisine ayak basmadan kendimizi İlâhî beyân doğrultusunda donatmamız gerekmekte­dir. Allah'a dosdoğru imân eden kişiler olarak günlük hayatımızın hep doğ­ruluk, fazîlet, adalet, ciddiyet, sâlih amel ve hayırlı işlerle geçmesi bir emr-i ilâhîdir. Ve mü'min olarak -Kur'ân'ın açıkladığı üzere- her şeyin en ciddisi­ni, en iyisini ve en güzelini yapmakla yükümlü bulunuyoruz. Böyle bir yarışa katılmamız, dünya ile âhiret hayatımızı birbirine bağlar ve biri diğerini en mükemmel ölçüde tamamlar.

11- «Onlar ki Rablerinin âyetleri kendilerine hatırlatılınca üstüne sa­ğırlar ve körler gibi kapanıp kalmazlar.»

Çünkü gerek kâinat plânında yer alan her belge, gerekse Hz. Muhammed'e (s.a.v.) indirilen her âyet, Cenâb-ı Hakk'ın varlığını, birliğini, kudreti­nin yüceliğini, kurduğu düzenin amaç ve hikmetini, düzenlediği plânın ku­sursuzluğunu yansıtır. Gerçek mü'min ise, her şeyde ve olayda Allah'ın kudret damgasını gören, rahmetinin eserine şahit olan bir basirete sahip olma­lıdır. O kadar ki, eşyaya imân ve irfan gözüyle bakıldığında her şeyin «Al­lah» dediği, her varlığın O'nun birliğine delâlet ettiği görülür.

İşte kâinatta hâkim olan düzen ve programı bize en iyi şekilde tarif edip tanıtan Kur'ân-ı Kerîm'i okuyup da mana ve maksadını, hikmet ve es­rarını anlamamak, anlamak için ciddi bir mesai sarf etmemek; Kur'ân'm mutlak anlamda her iki hayatımızın tek rehberi bulunduğunu idrâk etme­mek bir bakıma sağırlık ve körlüktür.

Cenâb-ı Hakk'ın bu beyânından anlıyoruz ki, Kur'ân-ı Kerîm sırf oku­nup arnel edilmek ve hükümleri uygulanmak, hikmetleri anlaşılmak üzere indirilmiştir. O ne yalnız ölülere okunmak, ne yalnız hatim yapmak, ne de duvarlara süs eşyası olarak asılmak için indirilmemiştir.

Günümüzde bazı Batılı ilim adamlarının ilim ve insaf gözüyle Kur'ân'a eğilip onu incelemeleri, kendilerine hidâyet kapılarının açılmasını sağlamış ve çoğu Kur'ân'ın beşer gücünün çok ötesinde bulunduğunu, her âyetiyle ilâhî olduğunu anlamakta gecikmemiş ve «Kur'ân çağların, medeniyetlerin önünde yürüyor» demekten kendilerini alamamışlardır. Böylece Kur'ân'a ilim gözüyle bakmak, onu kalp ve ruh kulağıyla dinlemek insanı çok olum­lu sonuçlara götürmekte olduğunu anlatmaya bilmem gerek var mıdır? Ortada bir­çok misaller dururken başka arayışlar içine girmek zaman kaybından baş­ka bize ne kazandırır? Bunun için Hz, Peygamber (s.a.v.) : «ilim İslâm'ın ha­yatı, imanın direğidir. Kim ilim öğretirse, Allah onun mükâfatını tamamlar; kim de ilim öğrenip onunla amel ederse, Allah, bilmediği şeyleri ona öğre­tir.» buyurmuştur.[11]

12- «Onlar ki ey Rabbımız, derler, bize eşlerimizden ve çocuklarımız­dan gözlerin aydınlığı (ölçüsünde) bağışla ve bizi (Allah'tan) korkup (fe­nalıklardan) sakınanlara önder ve lider eyle.»

İslâm; Kur'ân ve Hadîs'in ışığında aileye lâyık olduğu değeri, önemi ve yeri vermiş, onu her türlü tecavüzden korumuştur. Çünkü vücut için omur­ga ne ise, toplum ve ülke için de aile odur. O bakımdan ilgili âyetle, evle­nip yuva kuracak eşlerin dindarlık, ahlâk, fazilet ve soyluluk cihetiyle göz­lerin aydınlığı olacak düzeyde bulunmalarına dikkat etmemiz duâ yoluyla tavsiye edilmektedir. Aynı zamanda çocuk eğitimine ciddiyetle eğilmemi­ze işaret edilerek ihmalinin gözleri aydınlatmayacağı, huzur ve mutluluk getirmeyeceği hatırlatılmakta ve böylece Müslüman olarak aile ve çocuk ko­nusuna ağırlık vermemiz istenmektedir. [12]

Sonuç olarak; Kur'ân-ı Kerîm, insanı kemâl mertebesine yükselten on iki önemli vas­fı açıkladıktan sonra, kendilerini bu düzeye getiren mü'minlerin kıyamet gününde en güzel ve en tatmin edici biçimde mükâfatlandırılacaklarını ha­ber veriyor. Zira nîmet; külfet ve hizmet karşılığıdır. Ayetlerdeki anlatıma dik­kat ettiğimiz zaman şu cümlenin çok anlamlı olduğu rahatlıkla anlaşılır: «sabretmelerine karşılık,». Hemen belirtelim ki, imân cevherine sahip olup onu gönül sedefinde korumak nasıl bir sabır ve azim işiyse, imanın ürünü olan sâlih ameller de bütünüyle sabrı gerektiren konulardır. Aynı zaman­da dünya hayatında meşru sınırlar içinde başarılı olabilmenin sebeplerin­den biri de sabırlı çalışmadır. O kadar ki:

1-Harama el sürmeden çalışmasını bilmek,

2-Meşru sınırlar içinde hayatı kazanmak,

3-Ahlâksızlığın kol gezdiği bir dünyada şehveti,gayri-meşrua karşı frenlemek,

4-Hayat dizginini aklın ve imânın eline verip nefis ve İblîs'in sulta­sından kurtulmak,

5-Kötülüğe iyilikle karşılık verip intikam duygusunu yenmek,

6-Dünya ile âhiret arasında sağlam bir köprü kurup hayatımızı ona göre düzen lemek,

7-Namaz, oruç, zekât ve hac ibadetini emredildiği şekilde yerine getirmek... hep sabırlı olmayı gerektiren şeylerdir. Kendine bu derece hâkim olup hayatını meşru çerçeve içinde tutan mü'minin elbette ki mükâfatı çok büyük olacaktır. [13]

K A Y N A K L A R :

[1] (El Keşşafu'l İktisadi Li Ayati'l Kur'ani'l-Kerim,Muhyiddin Atiyye, s. 186),

[2] (Tertibul Kamusi'l-Muhit,Tahir Ahmed Razi, Daru'l Fikir, 1/102),

[3] (Mu'cemu'l Mufehras Li Elfazi'l Kur'anil-Kerim,s.180),

[4] (Şuara:26/90),

[5] (Zumer:39/73),

[6] (Hud:11/23),

[7] (Furkan:25/63-75),

[8] (Furkan:25/43),

[9] (Maide:5/32),

[10](Geniş bilgi için bak:Nisa Sûresi:17,18.âyetlerinin tefsiri),

[11](Ebû Şeyh:İbn Abbas (r.a.)dan..(tmam Süyûtî bunun zayıf olduğuna kaydetmiştir.)

Bilgi için bak : Câmiussağîr'in şerhi Feyzülkadîr/ilim maddesi..),

[12](Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4341-4347.),

[13](Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 8/4347-4348.).

Son Güncelleme (Pazartesi, 21 Mart 2016 00:04)